Kilisede Namaz

 

muzaffer_ozak_01Muzaffer Ozak’ın yolu, Avrupa’ya düşmüş. Namaz vakti gelince etrafa bakınmış, bir kilise dışında müsait bir yer görememiş. Papazdan rica ederek, namaz kılmak için müsaade istemiş. Papaz yer göstermiş ve onların başında durarak namaz kılışlarını seyretmiş. Namazdan sonra yanlarına yaklaşarak, Muzaffer Ozak’a:“Gördüğünüz gibi, biz sizin bizim ibadet yerimiz olan kilisede namaz kılmanıza müsaade ettik; hadi siz de bizim camide ayin yapmamıza izin verin!” demiş. Muzaffer Ozak:“Hayır, bu mümkün değil.” demiş ve eklemiş:“Biz, sizin peygamberleriniz olan «Hazreti Musa» ve «Hazreti İsa»ya inanıyor ve onları seviyoruz. Hadi siz de bizim peygamberimiz olan Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e inanın ve O’nu sevin; ondan sonra buyurun camimizde istediğiniz ibadeti yapın!”

 

SÛFİ KİMDİR ?.. Dünyada olup ondan olmamak ne demektir?

“What is Englightenment Magazine “ yazarlarından Carter Phipps’in Şeyh Tosun Bayrak El-Cerrahî ile görüşmesi:

 Çeviren: Barbaros SERT

WIE: Dünyada olup ondan olmamak ne demektir?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: İzin verin bu sorunuzu bir hikaye ile açıklayayım. Sûfizm’de Şeyh-ül Ekber olarak anılan İbn Arabî, Mekke’ye seyahat ediyordu, ve Tunus’dan doğru geçti. Tunus’ta , ona  orada kutsal bir adamın yaşadığı ve onu ziyaret etmesi gerektiği söylendi. Bu kutsal kişi, kumsalda bir çamur kulübede yaşayan bir balıkçıydı ve günde üç balıktan fazla yakalamaz, ve bu balıkların gövdelerini fakir ve açlara dağıttıktan sonra, kendisi kafalarını kaynatır yerdi. Yıllardır her gün bunu böyle yapıyordu. Manastır hayatı yaşıyordu, kendisini dünyadan tamamen boşamış bir kişiydi, ve tabi İbn Arabî onun bu disiplininden çok etkilenmişti. Bu yüzden bu balıkçıyla konuştu ve balıkçı ona sordu,”Nereye gidiyorsun? Kahire’den geçecek misin?” İbn Arabî başını sallayarak evet dedi ve balıkçı “Benim şeyhim oradadır. Onu lütfen ziyaret edip benim için kendisinden tavsiyede bulunmasını ister misin, çünkü bunca yıldır bu şekilde mütevazi bir şekilde yaşayıp dua etmeme rağmen ruhsal hayatımda her hangi bir ilerleme gösteremedim. Lütfen ondan benim için tavsiyede bulunmasını isteyin.” dedi.

tosun_bayrakİbn Arabî, ona bunu yapacağına dair söz verdi, ve Kahire’ye vardığında şehirdeki insanlara bu şeyhin nerde yaşadığını sordu, onlar da “Şu tepenin üzerindeki koca sarayı görüyor musun? O işte orda yaşar” dediler. Sonra bu tepedeki güzel saraya gitti , kapısını çaldı ve çok güzel karşılandı. Onu büyük, lüks bir bekleme odasına getirdiler, yemesi için yiyecek verdiler, ve rahat olmasını sağladılar. Fakat şeyh kralı ziyaret etmeye gitmişti. Ve sûfiler normal olarak kralları ya da yüksek pozisyondaki insanları ziyaret etmezler. Yasaktır, çünkü onlar ALLAH ile aramızda ek bir perde, dünyaya bir ek bağlantı olurlar.

İbn Arabî bu lüks odada şeyhi beklerken, pencereden dışarıya baktı ve bir alayın yaklaştığını gördü. Şeyh güzel bir Arap atı sürüyordu ve büyük bir türban, elmas yüzükler, kürk bir kaban giyiyordu, ve bütün bir alay muhafız askerleri de yanından kendisine eşlik ediyordu, ve büyük bir sükse ile saraya vardı. Fakat çok iyi bir insandı, ve geldi İbn Arabî’yi sıcak bir şekilde selamladı, ve oturarak konuşmaya başladılar. Konuşmanın bir anında, İbn Arabî : “Sizin Tunus’ta bir öğrenciniz var” dedi. Ve Şeyh “Evet biliyorum”. İbn Arabî : “O sizden ruhanî yaşantısı için tavsiyede bulunmanızı istedi” dedi. Şeyh : ” Eğer bu dünyaya çok bağlı ise, hiç bir yere gelemeyecektir” dedi.

Bu İbn Arabî’ye çok şaşırtıcı geldi, fakat geriye dönüşte Tunus’ta durakladı. Orada ki balıkçıya gitti, ve balıkçı derhal sordu ”Şeyhimi gördün mü?” .

İbn Arabî: “Evet, şeyhini gördüm” diye cevap verdi.

Balıkçı : “Ne dedi “ diye sordu.

İbn Arabî rahatsız bir şekilde, “ Şeyhiniz biliyorsunuz ki büyük lüks bir yerde yaşıyor” dedi.

Balıkçı cevapladı : ”Evet biliyorum. Ne dedi?”.

Öyle deyince İbn Arabî ona : ” Bu dünyaya bağlı olduğun müddetçe, asla bir yere gelemeyeceğini söyledi.” Ve balıkçı ağladı ve ağlamaya devam ederek : ”Haklı” dedi. “Her gün , bu üç balığın vücutlarını insanlara verdiğim zaman, kalbimde onlarla beraber gidiyor. Her gün, keşke sadece kafaları yerine bütün bir balık yeseydim derken şeyhim büyük bir lüks içinde yaşar fakat onun hakkında hiç bir şeye itibar etmez. O onlara sahip olmuş yahut olmamış onun için hiç önemli değildir kendisine hiç dokunmaz bile” dedi.

İşte dünyada olup da dünyadan olmamanın mânâsı budur. Bunun anlamı, sûfiler olarak, bizim dış dünyada olup   dünyaya iştirak etmemiz gerekiyor, fakat dünyaya aşık olmadan.  Bize şöyle diyen bir  hadis var:

”Dünya, eğer size ALLAH’ı hatırlatıyorsa sizin dostunuzdur, ve eğer size ALLAH’i unutturuyorsa sizin düşmanınızdır.”

WIE: Bir Sûfi mistiğinin : “dünyayı bırakmak mülkü, eşi, çocuğu bırakmak demek değildir, fakat ALLAH’a itaatkar olarak hareket etmek ve ALLAH ile ilgili şeyleri dünya ile ilgili olan şeylerin üstüne koymaktır” dediği kaydedilmiş.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Kesinlikle.  Bir diğer hadis bize der ki ALLAH dünyaya emrettiğinde, dünyaya şöyle dedi : “Ey Dünya, birisi eğer senin kulun olursa, ona kölelerin en kötüsü olarak davran. Döv onu. Onu sıkı çalıştır ve öldüğünde onu ez. Fakat eğer o Benim kulum olursa, ona iyi bak ve öldüğünde onu tıpkı bir annenin çocuğunu kucakladığı gibi kucakla.” Bunun mânâsı eğer siz ALLAH’ın kuluysanız, o zaman dünya sizin hizmetçiniz olacaktır ve size itaat edecektir ve sizi zengin ve başka her şey edecektir. Ve öldüğünüzde, sizi bir annenin   şefkatiyle nazikce kucaklayacaktır. Fakat eğer ALLAH’ı unutursanız ve dünyaya kul olursanız, o zaman dünya sizi kamçılayacak, tekmeleyecek, ve sizi mahvedercesine çalıştıracaktır. Ve öldüğünüz zaman  sizi ezecektir.

WIE: “Dünya” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Eşiniz, çocuklarınız, eviniz, işiniz, bankadaki paranız, şirketteki pozisyonunuz, politik ihtiraslarınız, geceleyin yatağınız, sabahleyin düşünüz, kahvaltınız – her şey!

WIE: Arapçada bir sözcük vardır: “dünya” diye bu sözcük bunun yanında “dünya” ya da “dünyasal hayat” demektir. Öyle görülüyor ki, dünya hakkında  sık sık negatif olan bir şey ya da bizi doğru yoldan çıkaran bir şeymiş gibi konuşuluyor.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu doğru.  Bir çok insan bu şekilde düşünüyor, fakat   bir düzeltme yapmama izin verin, bu noktayı anlamak çok önemli. Eğer dünya size ALLAH’ı unutturuyorsa, eğer size nerden geldiğinizi, görevinizin ne olduğunu, ve nereye gidiyor olduğunuzu unutturuyorsa, eğer sizi aptallaştırıyorsa o zaman o sizin düşmanınızdır. Fakat eğer o size burasının sadece bir geçiş yeri olduğunu, bir sınav yeri olduğunu, burasının yaratıldığınız şeyi yapıyor olduğunuzu kanıtlama yeri olduğunu  hatırlatıyorsa, o zaman iyi bir yerdir, iyi bir şeydir ve harika bir arkadaştır..

WIE: Çoğumuz için dünyanın önce geldiğini ve bizi Tanrı’dan uzaklaştırdığını söylemek doğru olur mu?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu dünyanın kabahati değildir. Sizin hatanızdır. Şeytanın hatası değildir. Sizin dünyaya bağlılığınızdır. Dünya güzel. ALLAH onu güzel yarattı. Onun her noktasında O’ndan tecelliler var. O, çirkin hiç bir şey
yaratmamıştır.

Görüyorsunuz ki, Sûfiler hilkatin sadece bir ayna olduğuna inanırlar. Aynanın önünde hiç bir şey yoksa, ayna hiçbir şey yansıtmaz. Fakat onun önünde ALLAH var, bu yüzden bütün hilkat ondan bir tecellidir. Biz hilkat aynasında O’nun niteliklerini, ALLAH’ın niteliklerinin yansımasını görürüz. Ve bizim olduğumuz şey bu. Hilkatteki her şey ALLAH’ın nitelikleridir. ALLAH değildir, fakat ALLAH’tandır. Bu yüzden dünyada hiç bir sorun (hata) yok. Ondan ilâh ediniyorsanız bu sizin hatanızdır. Dünyanın hatası değildir.

WIE: Bir çok Sûfi şeyhlerinin eşleri ve aileleri var,  iş sahibiler, ve bazılarının hatta büyük sultanlar oldukları söylenir. Bir şeyhin ya da bir dervişin yada ruhsal arayış içinde olanın bütün bu karmaşanın ve dünyanın ayartıcı şeylerinin ortasında yaşayıp ve hala doğru şeyi yapmasına imkan veren nedir? Biz dünya içinde dünyaya bağlılık arz etmeyen bir yönde nasıl hareket edebiliriz?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu sorunun cevabı çok basit. Genç bir Alman bayan bu   soruyu şeyhim, Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’ye sordu, ve o da dedi ki: “Kızım, biz çok talihliyiz, çünkü bizim elimizde ALLAH’tan olduğuna inandığımız kitabımız Kur’ân var.” İncil bir hadis ayarındadır. Diğer bir sözle, o bize İsa’nın ne yaptığını yahut İsa’nın ne söylediğinden bahseder.  Fakat biz inanıyoruz ki Kur’ân sözcük sözcük, harf harf, nokta nokta ALLAH tarafından Muhammed aleyhisselama  vahyedilmiştir.   Onun mübârek dudaklarından dışarı çıkmıştır, ve su son 1500 yıldır onun tek bir noktası bile değişmemiştir.

Fiillerimizin doğru ya da yanlış olup olmadıklarını anlayabilmemiz için üç tane mihenk taşımız vardır. Fakat uygulamalısınız! Arkanızı yaslanıp oturamazsınız, çünkü o zaman ölüsünüz. Şimdi, eğer (yapılan) fiil, ALLAH’ın Kur’ân da size yapmanızı söylediği bir şey ise, o kesinlikle doğru bir harekettir. Kur’ân da 1000 yapılması gereken (yapılmalı) ve 1000 de yapılmaması gereken (yapılmamalı) şeylerin olduğu söylenir. Ben onların hepsini tabi ki bilmiyorum. Belki 100 şeyi biliyorumdur, ve hatta bunlar dahi yoruma bağlıdır. Bu yüzden bu mihenk taşı, hareketinizin gerçekten altın ya da sahte olup olmadığını gösteren test, zor bir testtir.

Bir sonraki mihenk taşı peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı taklid etmektir. 1500 yıl önce yaşamasına rağmen , Muhammed aleyhisselam asla yalnız değildi, ve onun yaptığı her şey ve söylediği her şey kaydedildi. Suyu içişinden, eşleri ile olan ilişkilerine, banyoya gidişine kadar  (yaptığı ya da söylediği) hiç bir şey sebepsiz değildi. Onun söylediği ve yaptığından bahseden yüz binlerce hadis mevcuttur ve bunları anlaması daha kolaydır çünkü yorum gerekli değildir.

Üçüncü mihenk taşı ise vicdanınızdır. Vicdanınıza sormak zorundasınız: “Yapmak zorunda olduğum bu hareket, bu fiil dünya için, onun için, benim için, çimen için, kedi için, kaplumbağa için faydalı olacak mı, faydalı bir hareket mi? Ya da tam tersimi olacak, ağrıya ve acıya sebep olacak mı?” Eğer o faydalı ise doğrudur, faydası yoksa yanlıştır.

Bütün bunların özetine indirgemek gerekirse, biz durmadan doğru hareket etmek (doğru fiiller işlemek) için buradayız. Irak’a bazı acıları sarmak için yardım etmek üzere yaptığım bir yolculuktan henüz döndüm. Yetimhâneleri ve hastaneleri ziyaret ettim ve bir çok sayıda acı çeken insana özellikle çocuklara bağışta bulunabildim. Ve kişisel deneyimlerim hakkında hemen hemen asla konuşmazken, oradaki deneyimim halen benden kolay kolay gitmemiştir, çünkü tuhaf bir şey oldu. Irak’taki bir kaç günümde, ben orada değildim. Hareket (eylem, davranış, faaliyet) oradaydı,
şeyler oluyordu, fakat sanki ben orada değilmişim gibi. Ve hissettimki bu aldığım çok büyük bir ödüldü. Ve benim için bu kâfidir.

WIE: Belki bu dünyadaki en iyi çeşit davranıştır.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Öyle umuyorum. Orada olmaksızın faaliyet. Türkçe’de bir söyleyişimiz vardır. Hiç diye. Hiç bir şey demektir. Ve hedef bu dur.

WIE: Ruhsal (mânevî) murakabemizi derinleştirmek için dünya ile ilişkimizden geri adım atmak üzere inzivaya çekilmemiz gereklimidir?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam hakkında, onun yoğun mânevî hallerinden dolayı kendisinden geçtiği ve hatta kendi eşi Ayşe’yi dahi tanıyamadığından bahseden güzel hadiseler vardır. “Siz kimsiniz ?“ derdi ve o da : ”Ayşe” derdi, ve o yine sorardı : ”Ayşe kim?” görüyor musunuz, o orada değildi.  Öyle uzaktaydı ki kendi eşini dahi bilmiyordu. Ama sonra başka zamanlarda mübârek başını eşinin kucağına koyup dinlendirdiği zaman: ”Ayşe başımı seviyor” derdi. Bu yüzden o bile  azıcık bir rahatlığa ihtiyaç duyuyordu. Dünyaya geri gelmek zorundasınız. Görüyorsunuz ki biz bu dünya üzerindeyiz, ve görüyorsunuz ki bu vücuttayız, ve onun ihtiyaçları var. Geri gelmek zorundasınız.

WIE: Kendi yaşantınızda, sizin çok başarılı bir ressamdınız, fakat kariyerinizi bıraktınız, şöhret ve serveti bırakarak kendinizi ruhanî bir hayata adadınız.  Sizin kendi hayatınızı geride bırakıp sizi böyle bir adım atmaya sevk eden şey ne idi?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Aslında eşim ve ben ikimizde ressamdık ve biz bunun güçlü bir şekilde egomuzu beslediği kanaatine vardık. Sanat, sanat sergileri, ve kabul edilmek ve başarılı olma sebepleri,  benlik için  inanılmaz besinlerdir ki bunlar Sûfi’nin düşmanıdır. En son, Roma’ya bir heykeltraş arkadaşı ziyarete gittiğimizde, orada çok güzel genç bir kız vardı ve arkadaşım beni onunla tanıştırdı. Ve o bana öyle çok hayranlık duyuyordu ki. Dedi ki : ”Oo, sizi biliyorum. Resimlerinizi çok seviyorum.” Tamamıyle beni övüyordu, ve ansızın benliğin yükselip: “Aha! Bu güzel ruhanî kız sana senin müthiş bir ressam olduğunu söylüyor”  dediğini hissettim. Bu yüzden dedim ki :  “ Aman ALLAH’ım! Tamam bu iş bitti.!” Benliğin kafasına vurdum ve hepsini bitirmeye karar verdim.

WIE: Sûfi geleneğinde,  ruhanî hayatta çok derinleşmiş kişiler için dünya ile olan ideal ilişki nedir?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Kendi yaptığım ve ögrencilerimden yapmasını istediğim şey, onların dünyadaki yerini ya da görevlerini, bu dünyadaki işlevlerini bulmalarıdır. Ve buldukları zaman, yapabildikleri kadar en iyi şekilde onu ifa etmeleridir. Ve onu bulmaları ve yapmaları için ALLAH’ın yardımını istemeleridir. Örneğin, bir kişi koleje gitmek isterse ve belli şeyleri çalışmak isterse, sık sık uygunluk (kabiliyet) testine girer. Böylece daha büyük ve daha da mantıklısı olarak, uygunluk testlerinde kendimizi geçmek ve bu dünyaya ne yapmak için getirildiğimizi keşfetmek zorundayız ve sonra onu yapabileceğimiz kadar iyi yapmalıyız. Bir kişinin dünya ile ilişkisi böyle olmalı diye düşünüyorum.

Otuz yıl önce, birisi bana bir Sûfi ve bir Şeyh olacağımı söyleseydi, ona gülerdim ve : “Sen neden bahsediyorsun?” derdim. Bu nedenle, siz BEN YAPTIM diyemezsiniz. Sonuçta , onu sizin için ALLAH’ın yapması lâzımdı. Dua ettiğimiz zaman ellerimizi açmamızın sebebi bu dur. Elleriniz açıksa, ve onlara bir şey düşerse, yakalayabilirsiniz. Fakat elleriniz açık değilse, yakalayamazsınız. Düşer gider. Bu yüzden açık olmak zorundasınız, ve bütün yapabileceğiniz şey bu. Kalbini aç bile demiyorum. KENDİNİZİ , HERŞEYİ – VÜCUDUNUZU, AKLINIZI, POTANSİYELİNİZİ açmak zorundasınız.  Her şeyi açık tutmalısınız  ve görevinizin ne olduğuna dair bir yön ve işaret almayı ummalısınız. Ve görevinizi bulduğunuz zaman, görevinizden doğru kendinizi de bulacağınızı düşünüyorum..

WIE: Sizinde dediğiniz gibi, Sûfizm genel olarak dünyadan el çekmeye önem veren bir ruhanî gelenek olarak tanınmıyor. Fakat, el çekmek (inziva hayatı, ruhbanlık v.s) , Sûfi geleneğinde ruhsal birlesmeyi arayışta önemli bir rol oynar mı?  Sûfi mistiklerinden bir çok hikayeler okudum ki bunlar “aldatıcı” dünyanın “sınırsız hileleriyle”  tehlikelerinden bahsediyor ve arayanları ondan (dünya) “dua kanatları” ile uçarak uzaklaşmaları için teşvik ediyordu. Bu, el çekmek ya da dünyanın sunduklarını kendinden uzaklaştırmanın mânevî hürriyet ve Tanrı ile birlik halinde olmada en güvenli yol olduğu izlenimini veriyor.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bizim disiplinimizde, biz bu düşünce ile hem fikir değiliz.  Buna zıt olarak, el etek çekmenin (inziva hayatı yaşamanın) bir günah olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilirdim. El çekmenin mânâsı şu ki; ben susamışım ve O, ALLAH, bana bir bardak su veriyor ve ben O’na: “Hayır sağol” diyorum. Bu günahtır! Örneğin , ALLAH namazlarımızın rekat sayılarını yolculuk durumunda indirmek için bize bir lütufta bulunuyor. Ve bazı ahmaklar diyor ki : “Hayır. Ben yolculuk yapmıyormuş gibi namazlarımı kılmaya devam edeceğim.”  Bu bir hakarettir. Günahtır. Çünkü ALLAH size bir hediye sunuyor ve siz: “hayır hediyenizi saklayın” diyorsunuz. Bu el çekme işi kibirin aşırıya kaçmış halidir. Bu sadece benim görüşüm değil, bu Sûfilerin görüşüdür. Her ne teslim alıyorsanız onu almalısınız ve onu faydalı bir şekilde kullanmalısınız. Onu istemiyorsanız, ihtiyacı olan başka birisine verin! Elhamdülillah yeterince param var. Fakat  eğer bana bugün bir milyon dolar verirse, onu reddetmiyeceğim. Onu alırım ve ihtiyacı olanlara veririm ve kendime de bir kısmını ayırırım. Kendime eskisi yerine yeni bir araba alırım, ve belki 150 dolarlık bir çift ayakkabı. Günüm gün olurdu! Bu yüzden manastırlara gitmek yok, Himalaya’lara tırmanmak yok, başının üzerine külleri dökmek yok ve bağdaş kurup çiviler üzerinde oturmak yok. Dışarıya dünyaya gidip iştirak etmelisiniz. Örneğin, kendi hocam , Şeyh Muzaffer Efendi, yemeyi severdi, iyi yiyeceği severdi. Ve çok sevdiği bir eşi vardı.  Derdi ki , “Para mı? Cebinde çok fakat kalbinde hiç olmalı.”

WIE: Ya İsa örneği ne olacak? Sûfi bir peygamber olarak biliniyor ve o insanların dünyayı arkalarında bırakıp onu izlemeleri için teşvikte bulundu.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Arapçada biz İsa aleyhisselama “RUHULLAH”, ALLAH’in RUHU- ya da daha doğru şekliyle “RUHU MİN ALLAH”, yani ALLAH’in RUHU değilde ALLAH’tan RUH deriz. Bakın İsa aleyhisselam saf ruhtu, ve bir insan saf bir ruh olamaz. Onun öğretim metodu örnek olma yöntemi değildi. Aslında, her kim ona benzemeyi (onu örnek alarak yaşamayı bizim Muhammed SAV’i örnek alışımız gibi) denediyse aslanların ağzına gitti, ya da manastırların  karanlık odalarında yahut hiç bir kimse için bir faydası olmayan rahibe okullarında kayboldu . Onun mesajı  benzeme yolu ile değildi, fakat söylediği şeylerden doğruydu. Bu yüzden , İsa aleyhisselamın öğretisinin dünyayı terk etmek olduğu fikrinize katılmıyorum. Öyle ki bazı insanlar onu benzeme yoluyla, yani onu taklit ederek takip etmeye çalıştılar. Fakat, onun öğretisini izlemek mümkündür.

WIE: Bugün, Amerika’da büyüyen bir ruhanî hareket mevcut ki bu  geleneksel ruhanî yollar ve öğretiler (dinlerin öğretileri) için çok kritik bir hal aldı, özellikle bu dünya ve bir üstün Tanrı arasında bir ayırım vurgulayanlar. Bu yeni filozofi; dünyevî yaşamlarımızın en bayağı görünüşlerinin (hallerinin) dahi doğal olarak kutsal olduğunu ve ruhsal uyanış için potansiyel bir araç  (binek) olduğunu iddia ediyor. Böyle konular içeren, kutsal cinsellik, kutsal sporlar, ve iş yerinde mânevîyat (ruhanîlik) benzeri kitaplar, sürekli daha daha popüler oluyor, öyle ki bunun sonucu olarak mânevî olanla ve dünyevi olan arasındaki hudutlar belirsiz hale geliyor. Elizabeth Lesser, “Yeni Amerikalı Mânevîyati” isimli son kitabında “ Dünyanın saadeti, insan aklının kendi iç  sınırlarını aşmış olma halinin verdiği saadetten daha az değildir”, diye yazıyor ve “ biz gerçekten, mânevî yolu izlediğimiz sırada, kendi saadetimizi  takip edebiliriz, ister bu saadet  kutsal bir metin okumak ya da maraton koşmak olsun…v.s” böylece sorum su ki : bu yeni mânevî akımın takipçileri doğru yolda mı?  Nihayetinde, tam olarak kutsal bir hayat ve dünyevi bir hayat arasındaki fark nedir? Her hangi bir fark var mı?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Onların söyledikleri bir bakıma doğrudur. Eğer maraton koştuğunuz sırada, koşmanıza izin veren kuvvetin ALLAH’tan olduğunu, üzerinde koşuyor olduğunuz zeminin ALLAH’tan olduğunu ve içinize çekip dışarıya verdiğiniz nefesin ALLAH’tan olduğunu düşünüyorsanız o zaman bu deneyim gerçekten İncil’i kibirli bir şekilde okumaktan daha önemlidir. Fakat bakın,  onlar bunu öğretmiyorlar ki.  Onların söyledikleri şey kutsal metinlerden alınmadır. Fakat  onların bunu söylemekteki asıl niyeti, maraton koşmanın Kur’ân’a eşit olduğunu söyleyerek , Kur’ân ı  yürürlükten kaldırmaktır. Onların önermeleri doğrudur fakat hareketleri ve niyetleri yanlıştır. Bakın, dünyada hiç bir şey yeni değil. Fakat onlar biz 21.yy’da yaşadığımızdan dolayı, şeylerin değiştiğini düşündüklerinden dolayı böyle konuşuyorlar. Hiç bir şey değişmedi. Hayatın biraz daha basit olması haricinde, mağara adamı için geçerli olan aynı şey şimdide geçerlidir. Hayat daha karmaşık oldu, fakat biz halen ayni büyüklükte beyne sahibiz. Ve biz aynı hayır ve şerre, doğru ve yanlışa, tatlı ve acıya, karanlık ve ışığa sahibiz. Her şey uzun süredir varlık sürdürüyor. Deve uçak oldu, fakat her şey aynı. Bugün yaşadığımız sorunların hepsi  İsa aleyhisselam zamanında da mevcuttu. İncili okuyun. Hainler oradaydı. Hırsızlar oradaydı. Katiller oradaydı. Politikacılar oradaydı. Herkes oradaydı, ayni şeyi yapıyorlardı! Bu yüzden insanlara yeni çözümler bulunması gerektiğini düşündüren nedir? Onlara, İsa aleyhisselamdan daha iyi bildiklerini düşündürten nedir? Kibirliler, ve sorun bu işte.

WIE: İslamî öğretilerde, bizim dünyevî günlük hayatlarımızın sürekli gönüllü teslimiyet ve Tanrının dileğine teslim olmaktan doğru kutsallaştığını söyleyebilir miydiniz?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: O bu kadar basit değil. Teslimiyet, evet, fakat idrak (farkındalık) ile teslim olmak. Kör teslimiyet değil. Mistik ile Ortodoks arasındaki fark budur. Ortodoks kör bir şekilde teslim olur, ve kör bir teslimiyette, olaya hayal gücü karışabılır. Sûfi, mistik, anlamaya çaba gösterip teslim olur, ve bu nedenle yediği şeyin tadına bakar. Ortodoks McDonald’da yer ve sonra bir Fransız lokantasına gidip orda bourguignon bifteği yer. Onun için ikisi de aynı şeydir. Lezzetine varamaz, sadece teslim olur, yer. Fakat Sûfi seçim yapar. Hamburgerin tadı kötüdür ve o bunun farkına varır, bu yüzden gidip bourguignon bifteği yer. O dininin tadına bakar ve ne yapıyor olduğunu bilir. İsteyerek teslim olur ve bir şeyin iyi lezzet vermediğini ve diğerinin verdiğini bilir. Fark bu dur.

WIE: Yeni Amerikan Ruhanîliğinde (mânevîyatında), bu çeşit yüksek bir otoriteye teslimiyet yerine , bir çok insan kendi-otoritesinden bahsediyor ve diyorlar ki “yaşamlarımıza uyan KENDÌ metod ve mânevî uygulamalarımızı bulmak için dünyanın mânevî geleneklerinden bize uygun olanını seçerek almak bizim kendi bileceğimiz iştir”.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: İşte orda ayvayı yersiniz. Orda saçmalarsınız. Orda küstahlaşırsınız. Diyorsunuz ki: Ben ALLAH’tan daha iyi biliyorum. Ben İsa aleyhisselamdan daha iyi biliyorum. Ben Musa aleyhisselamdan daha iyi biliyorum. Ben marifet ehli şeyhlerden daha iyi biliyorum.  Gördünüz mü, “BENİM” dememiz yasaklanmıştır. “BANA” dememiz yasaklanmıştır. Bu BENİM fikrim. Bu BENİM görüşüm. Bu BENİM doğrum. Unut onu, o sadece disiplinsizliktir. Bu kendini ululamaktır, kendini İLÂH edinmektir. Ve bu ölümcüldür. Ve bu insanlar, ölürler. Onlar yaşayan zombiler. Bu hayatı hakikat mefhumu olmadan, gerçeklik kavramı olmadan, hayalleri ile yaşarlar. Kendi hayallerinde yaşarlar, ve hayallerinde ölürler ve öldüklerinde uyanıp “Oh, Aman ALLAH’ım, ben kendime ne yaptım?” diyecekler. 6000 yıldır Yahudilikte, 2000 yıldır Hrıstiyanlıkta , 1500 senedir İslam’da, yüzlerce binlerce hakikat ehli mânevî öğretmenler kendilerini buna adadılar, ve onlar insanın dünya ile, hayat  ile ahiret ile olan ilişkisini bulup tasfiye ettiler. Ve buyrun şimdi, biraz psikoloji, biraz filozofi öğrenmiş adamın ya da kadının birisi geliyor ve bütün şeyi reddediyor. Milyonlarca insan, zeki insanlar, sadık insanlar bunu kendi ihtisası yaptılar. Biz bir uzmanlık periyodunda yaşıyoruz, fakat bu insanlar süper-uzmanlar. Ve onların dokümanları burada, sözleri burada, prensipleri burada. Tartışmaya bile değmez. ALLAH bu insanlara yardım etsin. Söyleyeceklerimin hepsi bu. Ve ALLAH onları affetsin.

WIE: Benim son bir sorum daha var. Mânevî yolda hangi noktada dünyaya hizmette olmaya  hazırız?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Başlangıçta, ortada ve sonunda. Bu Kur’ân dadır. ALLAH dedi ki: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”[Zariyat 51/56]. İbadetin mânâsı “hizmet” tir. Fakat “tapınma” anlamı da vardır. Bu yüzden hakiki tapınmak hizmettedir. ALLAH dedi ki: “Ben insanları bana hizmet etsinler diye yarattım”. Fakat ALLAH’ın hizmete ihtiyacı yok. Zıt olarak, o bizim hizmetimizde. Yaşamlarımızdaki her dakikada, bize hizmet ediliyor. Nefes alıyorum, bana nefes aldıran O. Nefes veriyorum, bana nefes verdiren O. Bana kahve getiren O, bana kahveyi içiren O. Günün yirmi dört saati, hepimize- mikroptan tutun hilkatin en yüksek olanına kadar sürekli bizim hizmetimizde. Bu yüzden, insanları Ona hizmet etsinler diye yarattığını söylemesinin mânâsı nedir? Kısacası,  O’nun hilkatine hizmet etmektir. Eğer biz yaradılışça üstün isek, o zaman hilkatte bizim gibi olan diğerlerine, ihtiyaçta olanlara, ya da bizim altımızda olanlara hizmet etmek, yardım etmek zorundayız. Yaradılışımızın amacı bu dur. Bu yüzden dediğim gibi, hizmet doğduğunuz andan itibaren son nefesinizi vereceğiniz ana kadar olmalı, fakat ne yönde olduğunu keşfetmek zorundasınız. En önemli şey budur. Ne şekilde ve usülde hizmet edeceğimizi bulmak zorundayız.

WIE: Söylediğiniz her şeye dayalı olarak, Sûfi bakış açısında öyle görülüyor ki, mânevî yaşamlarımızın nihai ifadesi dünyada bulunuyor. Bunu size sormak istedim çünkü bazı “Doğu” ve “Batı” daki büyük geleneklerde “arıyor olduğumuz şey ahirettedir ya da bir gelecek doğum olayında bulunur” deniyor.

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Hayır. Cehennem burada. Cennette burada. Her şey burada.

WIE: Benim son bir sorum daha var. Mânevî yolda hangi noktada dünyaya hizmette olmaya  hazırız?

ŞEYH TOSUN BAYRAK: Başlangıçta, ortada ve sonunda. Bu Kur’ân dadır. ALLAH dedi ki: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”[Zariyat 51/56].

İbadetin mânâsı “hizmet” tir. Fakat “tapınma” anlamı da vardır. Bu yüzden hakiki tapınmak hizmettedir. ALLAH dedi ki: “Ben insanları bana hizmet etsinler diye yarattım”.

Fakat ALLAH’ın hizmete ihtiyacı yok. Zıt olarak, o bizim hizmetimizde. Yaşamlarımızdaki her dakikada, bize hizmet ediliyor. Nefes alıyorum, bana nefes aldıran O. Nefes veriyorum, bana nefes verdiren O. Bana kahve getiren O, bana kahveyi içiren O. Günün yirmi dört saati, hepimize, mikroptan tutun hilkatin en yüksek olanına kadar sürekli bizim hizmetimizde. Bu yüzden, insanları Ona hizmet  etsinler diye yarattığını söylemesinin mânâsı nedir? Kısacası,  O’nun hilkatine hizmet etmektir.

Eğer biz yaradılışça üstün isek, o zaman hilkatte bizim gibi olan diğerlerine, ihtiyaçta olanlara, ya da bizim altımızda olanlara hizmet etmek, yardım etmek zorundayız. Yaradılışımızın amacı bu dur. Bu yüzden dediğim gibi, hizmet doğduğunuz andan itibaren son nefesinizi vereceğiniz ana kadar olmalı, fakat ne yönde olduğunu keşfetmek zorundasınız. En önemli şey budur. Ne şekilde ve usülde hizmet
edeceğimizi bulmak zorundayız.

 

Neyi Kaybettik… (Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç)

Neyi kaybettiğimizden bile gafil olacak kadar savrulmamıza sebep ne? Nedir gözden kaçırdığımız?

İnsan hayatında ve tabii ki ilimde kalitenin yakalanması zaman alır. Bir seviye tecrübe edildikten sonra duruma göre bazen bir üst seviyeye geçme ihtiyacı doğar. Güzel bir seviye yakalandığında da onun esaslarını korumak gerekir. Maneviyatta, dini ilimlerde de aynı şey söz konusu. Dinde, bireysel ve toplumsal anlamda dereceler bulunur. Kişi, dini ilimlerin önce zahiri ile tanışır. Şekli unsurların sadece özü koruma amaçlı olduğunu, yani gaye değil araç olduğunu idrak noktasına gelinceye kadar o seviyelerde kalır. Kur’an diyor ki: “Rabbine ibadet et, ta ki sana yakîn gelsin!” Demek ki ibadet, yakîni elde etmek içindir. Yani ibadetin varlık sebebi kendisi değil başkası. Uzun süre devam edilen ibadet ve güzel hasletler sonucunda ortaya bir güzel insan çıkması lazım. Bu süreç, Hazreti Mevlana’nın ‘Hamdım, piştim, yandım!’ sözünde de olduğu gibi olgunlaşmayı icab ettiriyor. Süt bile mayalandıktan 3 / 4 saat sonra yoğurt oluyor. Şimdi eğer bu şekilde ortaya güzel bir insan çıkmıyorsa o ibadet anlayışını sorgulamak lazım gelir… ”Savm u salat ile sanma biter zahid işin…” sözünün sahibi işte sorgulamayı yapıyor.

Toplumsal dereceden kastınız ne?

Bana göre bir İslam toplumunun hukukçuları Fususu’l-hikem ve Mesnevi okuyor ve hatta okutuyorsa burada bir durmak lazım. Lütfen dikkat edin “şeyhleri” demedim “hukukçuları” dedim. Burada çok mühim bir seviye yakalanmış demektir. Hafife almamak lazım bu durumu. Bu noktaya kolayca gelinmez. Mesela Osmanlı’ya bu gözle baktığımız zaman Davud-ı Kayseri, Hamza Fenari, Asım Efendi, Musa Kâzım Efendi v.b. gibi Fususu’l-Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi, bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bir İslam anlayışını inkâr ettik, reddettik. İmparatorluğun son iki asrında başlayan bazı anti-irfani temayüller 1925’te dergahların kapatılmasıyla muradına erdi. Tabii bu tercihin sonucunu da gördük ve görüyoruz. Dinde kalite kayboldu. Bu müesseselerin insan yetiştirmeleri imkânsız hale geldiği için kimi çağdaş araştırmacının “Kent Dindarı” adını takdığı “dergah münevveri”, “tekke görmüş” insan tipi kaybolup yerini ham softaya bıraktı. Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Taşra düzeyinde -ki karşılığı ilmihal düzeyidir- dersler gören kimseler daha sonra büyük şehirlere imam olarak veya hoca olarak geldiler. Şehirli İslam -ki bana göre yeni yönetimin en fazla darbe vurduğu kesimdir- ile çatışmaya başladılar. Fusus okuyan Mesnevi okuyan kimselere din öğretmeye kalkdılar. Kendini yetiştirmiş bazıları müstesna, böylesi kimseler, Osmanlı seviyesinden baktığımızda bırakın dersaadette bir camiye imam olmayı ve hatta fakültede hoca olmayı belki de en fazla kendi köylerindeki caminin müezzini olabilirlerdi. Ama şu anda din adına yegane merci olarak onlar hüküm veriyorlar. “İslam’da çek ve senetin yeri” konusunda araştırması olan bir kişi derin metafizik konularda, görünmeyen alem konularında da hüküm verebiliyor. “Bereket” ile sadece “al-Baraka” (!)’yı anlıyorlar. İbn Arabi’den, Mevlana’dan, Yunus’tan, Süleyman Çelebi’den haberi olmayan bu bî-zevk insanlar maalesef İslam’la sorunu olan bazı çevrelerce özellikle öne çıkarılıyorlar.

Zaten devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. “Ayak baş, baş da ayak olduğunda korkunuz”. Bu yüzden Doğru Geleneğin hakim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri yerlere kondular. Çünkü her iki tarafta derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosova da arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim… İşte kasdettiğim ortak hedef budur.. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.. Yani; Türkiye’de selefiler varoluşlarını zımnen Kemalizme borçludurlar.

Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Biz diyoruz ki her şeye sıfırdan başlayacak olursak tarihi süreç içerisindeki uzun tecrübelerden sonra gerek düşünce ve gerekse müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz. Aslında müessese konusunda çok ısrarlı değilim ama bugün dünyada birçok ülkenin anayasal monarşi ile yönetildiğini ve çok da memnun olduklarını hatırlatmak isterim. Yani burada da mana esastır şekil değil. Bir monarşi çok daha demokratik bir cumhuriyet çok daha zalim olabilir. Veyahut tersi.. Önemli olan içini nasıl dolduracağınız. Fakat burada esas vurgulamak istediğim bu değil. Esas söylemek istediğim entellektüel seviye olarak yine ancak Osmanlı İslamına benzer bir şey yakalanacağını zannediyorum. Bu anlayış düzeyi hata ve sevabıyla adeta tabii bir tekâmülün zirve noktasıydı. O ruh kısa zamanda elde edilmiyor.

O bağ kopalı, tekke ve zevâyâ sırlanalı 86 sene oldu. Bu kırılma yaşanmamış gibi devam etmenin imkânı var mı? O mana geri çağırılabilir mi? Yasağın bir takım haklı gerekçelerinden de söz ediliyor…

Her zirvenin ardından bir inhitat gelir diyor İbn Haldun. Bu yüzden zirveler çok tehlikelidir. Zirveye çıkıncaya kadar azim var, gayret var, samimiyet var. Fakat zirveye ulaşınca bir rehavet, bir miskinlik, bir samimiyet eksikliği başlıyabiliyor. O devrin çökmekte olan imparatorluğundan söz ediyoruz. Maliyesinde, askeriyesinde, tıbbiyesinde ciddi problemler var. Bütün müesseseler sıkıntılı. Tekkelerin kendini bundan vareste tutması düşünülemezdi. Oralarda hiç sorun yoktu, her şey güllük gülistanlıktı diyemeyiz. Problem daha çok şeyhlerin, zâkirbaşıların eski standardı yakalayamaması, bu insanların yetişeceği ortamın kalmamasıydı. Hepsi için söyleyemeyiz bunu, ama yavaş yavaş bu tür örnekler çoğalıyordu. Parlak dönemlerde şeyhler dinin muamelatını da iyi bilirdi. Âlim/şeyh denen kimseler vardı, ideal de oydu. Zaten tekke, medresenin sonraki adımıdır. Medrese bittikten sonra tekke derslerine başlanır idi Osmanlı’da. Cami bu birliği temsil ediyordu. Orada medrese de, tekke de cem olmuştu. Ayasofya, Sultanahmet, Fatih gibi selâtin camilerde sütun altlarında tefsir, hadis, fıkıh okutan âlimlerin ders halkaları olurdu. Bunlar dini ilimlere giriş demekti. Bazı gün ve gecelerde de namazdan sonra şeyh efendi gelir, zikir yapardı. Hangi şeyh efendinin ne zaman, nerede zikri olduğu bilinirdi. Mesela unutulmuş geleneklerimizden bir tanesi de Kadir Gecesi’nin Ayasofya Camii’nde kutlanmasıdır. Bir şeyh efendi zikir meydanı açar ve buraya Sultan da gelirdi. Hatta Hızır bile gelirdi !.. Zamanla âlimlik ve âriflik vasıfları bölündü. Medrese durağından geçmeden tekke ilimleriyle uğraşmaya başlayan şeyh efendiler ve medreseyi son durak zanneden, daha öte durakları inkâr eden zahir uleması diye iki sınıf oluştu. Zamanla bu farklılıklar makasının iyice açıldığını görüyoruz. Yani dergahların kapatılmasının dahili sebepleri de var tabii ki. O insanlar bunu bir otokritik olarak da dile getiriyorlar. Zaten aldıkları eğitim gereği suçu başkalarına atarak kendileirni rahatlatanlardan değilller. “Ne yaptı isek biz yaptık, her şey bizim yüzümüzden oldu, Dergahımızı kimse değil biz kapattık” derken bunu kasdediyorlar. Olsun onlar bu olgunluğu göstersinler ama biz ilim adamı olarak olaya soğukkanlı bir şekilde yaklaşarak ortada bu cezayı hakkeden bir suç var mı diye bakalım. 30 Kasım 1925’te alınan karar hala bilimsel olarak tartışılmış değil. Bir kere antidemokratik, din ve inanç özgürlüğüne aykırı. Tekke ve dergâhlarda adam mı öldürülmüş? Buralar anarşi yuvası haline mi gelmiş? Bir kişinin yaptığı ya da bir tekkede meydana gelmiş munferit bir olay olabilir. (Tabii o da düzmece değilse). İstanbul gibi o dönemde 600 bin nüfusa karşı 400 dergâhın olduğu bir şehirde bazı beşeri arızalar tabiidir. Herhangi bir tıp fakültesinde bir doktorun rüşvet alması tıp ilminin yasaklanıp tıp fakültelerinin kapatılması için gerekçe olabilir mi? Kadı hata yaptı diye İslam hukukunu, paşa suistimal yaptı diye askerlik sanatını yok mu sayacağız? Oralara kesilmeyen fatura, acımasız bir şekilde genelleme yapılarak burada uygulanmıştır. Siz bir şeyi kapatmaya karar vermişseniz bazı tezgâhlar da planlayabilirsiniz. Tam ne oldu hala bilmiyoruz. Acaba İngiliz arşivleri bu konuda ışık tutucu olabilir mi ? Kimbilir…

Netice-i kelam tekkelerde bazı sorunlar vardı lakin bu sorunlar devrim gerektirecek nitelikte miydi? Bence sorulması gereken esas soru bu. O dönemde bazılarının korka korka “Efendim İngilizin Oxford’u var Fransız’ın Sorbon’u var bizim de bunlar var acaba ıslah etsek yeterli olmaz mı? sorusunu ben bugün de soruyorum. O dönemde, o şartlarda ne düşündülerse “Hayır” dediler ve her şey lağvedildi. Ama Türkiye’de tekkelerin kapatılmasını tartışacak steril bir ortam hala oluşmuş değil. Bu mevzu düzgün bir biçimde tartışılmayı bekliyor. Ayrıca eğer doğruysa Sünbül Efendi Şeyhi Nurullah Kılıç’a Mustafa Kemal’in söylediği “Dergahları ben kapattım ama zamanı gelince de yine ben açacağım” sözünü de hukukta alınan kararların zaman ve mekanla yani konjoktürle sınırlı oluşu bağlamında okumak lazım. Allah bile bazı kanunlarında değişiklik yapan bir Tanrı’dır.

Eğer rûy-i zemin tekke oluyorsa seddolunmasının mahzuru ne?

Arifler demişler ki “Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak – Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır”. Sizinle aynı mantıktan hareket ederek, ‘Tekkelerimizi kapatmışlar, hiç dert etme oğlum!’ diyen şeyh efendiler de olmuş. Rûy-i zemin tekke oluyor. Özellikle Melâmî büyüklerinin böyle söylediği nakledilir. İzmir’de Kemeraltı Camii’nde zikrederken meclislerini hemen karşısındaki kahvehanelere taşımışlar. Sinemada zikredenler var. Tekkeler kapalı, iki derviş bir araya gelse takibata uğruyor. Şeyh efendi Beyoğlu’nda bir sinemaya çağırıyor. Bütün dervişlerine de ‘üst kattan alın biletinizi!’ diyor. Balkonda toplanıyorlar. Şeyh efendi önde oturuyor, talimat veriyor, ‘gözler kapanacak, kimse perdeye bakmayacak!’ Kimse film izlemiyor, zikrediyorlar… Bir şekilde devam ediyorlar can uyandırmaya. Ama hem adam yetiştirilmesi daha zorlaşıyor, hem denetimden çıkmış oluyorlar. Yeraltına inen bir şeyi kontrol edemezsiniz. Bir camiye imam, hatta müezzin olmak isteyin olamazsınız. İmtihandan geçmeniz gerekir. Ama yanınıza da iki tane adam bulup ‘ben şeyhim’ dediniz mi şeyhsiniz. Denetimi yok, çünkü yasak… Yasak bir şeyi denetleyemezsiniz. Bu şekilde suistimalin önü açılır, başka da bir şeye yaramaz. Gelenek bir kere inkıtaa uğradığı için, silsilede kopmalar olduğu için bu müessese yeniden nasıl ihya edilecek? Bana göre müessese çok sonra gelir. Önce insan.

Ruy-i zemin tekke oldu dedik, peki hiç sorun yaşanmadı mı? Yakalanan irfan seviyesi muhafaza edilebildi mi?

Marifet ilimleri, nazlı bir gelin gibidir. İltifat görmediği yerde durmaz çeker gider, sizde arkasından, ‘Göçtü kervan kaldık dağlar başında’ diye ağıt yakarsınız. Bu düşünce tekrar davet edilirse şüphesiz kendi ekolünü yaratacaktır. Bu bir ihtiyaçtır. Bugün batı dünyası; Ortodoksu ve Katoliği ile spirütüeldir. Papaz sadece Hıristiyanlığın mevzuatını anlatmaz. Tabir caizse evrad, ezkar verir, halvet verir. Senin manevi gelişimini takip eder, sana danışmanlık yapar. Doğu dini geleneklerinde mentör, mastır vardır. Sadece İslam dini maneviyatından soyularak salt hukuk konularına hasredilmiştir. En derin meseleler dahi sadece ilmihal ve dil çalışmış kişilere havale edilmiştir. Medresede Arap dili çalışmış kişilere âlim diyoruz. Böyle şey olamaz. O sadece Arapça biliyor. Eğer sadece Arapça ile hallolsaydı Ebu Cehil de Araptı, Arapça biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama düzeyi başka şeyler iktiza ediyor. Bizi maneviyattan soydular. El-Kaideleşme böyle çıktı ortaya. Uluslararası İslam düşmanları da buna destek verdi. Kendi geleceklerine çomak sokacak İslam irfan ve hikmetini dışlamak suretiyle İslam’ı hukuk düzeyine indirdiler. Zira bu İslam’la oynamak, tahrik etmek, toplumsal mühendislik çalışması yaparak istedikleri yöne kanalize etmek çok kolaydı.

Ortaya çıkan yeni yorum siyasetten başka anlam ifade eder mi?

Evet haklısınız bu çevrelerce İslam, sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından, derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki hayatı, bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğudan, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. El-Kaide’ye intisap ederek Müslüman olmuş kimse duymadım. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla, sanatıyla, şiiriyle, estetiğiyle, cümbüşüyle… Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Diyelim ki yasak ortadan kalktı, kim yapacak bunu, Diyanet İşleri Başkanlığı mı?

Bunları söylüyorum ama şunu da eklemek gerekir ki tekkeler açılsın dediğimizde de problemleri ve onların nasıl hallolacağını konuşmak gerekir. Bu, köleliğin kalkmasını istemeye benziyor. Tamam, kaldıralım ama uzun yıllar köle olarak çalıştırılmış insanları bir anda özgür bıraktığınızda ne yapacaklarını bilemezler. Bir rehabilitasyon sürecinden geçirmek gerekir. Tekke ve zaviyeler çok ağır bir darbe aldı. Bir geçiş sürecine, yeniden talime ihtiyaç var. Evet bana göre bunun mercii Diyanettir. Yoksa her kafadan bir ses çıkar. Ama önce Diyanetin tasavvufla barışması gerek. Tıpkı Osmanlı şeyhülislamları geleneğinde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanının da tasavvuf ehli olması gerek. Yetmez mücaz bir şeyh olması gerek. Şimdi mesela son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı, tasavvuf ilminin bir mevzusu olan Aleviliği, daha tasavvufla barışmadan çözmeye çalışıyor. Mümkün değil, tasavvufla barışmadan Alevilik meselesi çözülemez. Siyasi zorlamanın sonucu girdiler her halde o meseleye. Zihniyet olarak sadece Alevilikle değil, tasavvufla barışık değiller. Benimle selamlaşmayan, hatta beni iman tazelemeye davet eden bazı hocalarım vardı. Tasavvuf Anabilim Dalının kapatılması için çaba sarfeden gayretli (?) müslüman ilahiyatçılar vardı. Dikkat edin; komünistler vardı demiyorum. Hasılı benimle barışmayan bir zihniyetin beni atlayarak Alevilere uzanması zoraki idi ve neticede akim kaldı .

Cumhuriyetin ilk yıllarında tekkelerin toplum genelinde neye tekabül ettiği biliniyor olmalı. İnsanları bir arada tutmanın, eğitmenin en etkili yoluydu buralar. O damar, pozitivizme kapı açmak için kesilmiş olabilir mi?

Kimbilir? Son zamanlarda yayınlanan bazı araştırmalar; Mustafa Kemal’in yer yer ateizme, agnostisizme, deizme varan bir inanç sistemi olduğunu, semavi dinlerle çok ülfeti olmadığını ortaya koyuyor. Halil Berktay’ın, Turan Dursun’un, Doğu Perinçek’in bu yönde belge ve bilgi içeren faydalı yayınları var. Pozitivizmi dinin yerine ikame etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım o dönemde moda gibi. Jöntürkler, İttihat Terakki ve diğerlerinde batıdan yeni gelen bu ilerlemeci etki hâkim. 18’inci yüzyılda ortaya çıkan ve onları derinden etkileyen Aydınlanma, salt zihni öne çıkaran, zihin üstü bilme melekelerinin yok sayan bir felsefe. Tekkelerin kapatılması da bu felsefenin yansıması. Hurafelerle, bilim dışı işlerle uğraştığını iddia ederek; binlerce kitabın yazıldığı, matematik risalelerinin hazırlandığı bu kurumları bir kalemde silip attılar. Oysa pozitif bilimler alanında çalışmış, eser vermiş çok sayıda tekke mensubu, şeyh efendi de vardı. Yabancılar Mevlevihaneleri konservatuar kabul etmiş. İlmin ve sanatın merkezi haline gelen bu mekânları kapatmayı meşrulaştırmak için bir kurgu yapmanız gerekiyordu. Ve yapıldı.

Geçmişte Mevlevihanesi olan şehirlerle olmayanlar arasında bile fark olduğunu söylüyorsunuz. Neydi bu fark?

Bazı şehirlerimizin entelektüel tarihlerine baktığımızda buralarda medrese tekke beraberliğinin çok güzel sergilendiğini görüyoruz. Tekke şeyhi medresedeki hoca efendinin oğlunun sünnet merasimine gidiyor. Medresede ders veren hoca efendi, aşure günü tekkeye geliyor. Karşılıklı çok tatlı bir ilişki var. Bektaşî şeyhi, Melâmî ve Nakşî şeyhi ile yan yana. Fakat Osmanlı’nın son dönemlerinde Anadolu’nun bazı bölgelerinde, daha çok doğuda, medrese mollaları baskın hale geliyor, tekke mensupları azalıyor. Nadiren Nakşî, Halidî birkaç kişinin olduğunu biliyoruz. Mesela önceleri Diyarbakır’da Gülşenîlerin, İşrakîlerin, Kalenderîlerin derviş gurupları var. Erzurum’da hâkezâ. Ama özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren bir sığlaşma oluyor. Alvarlı Efe Hazretleri Erzurum’da. Ama aynı şehirdeki âlimler onu tanımıyor. Aşk ve melâmet perdesinden dem vuran Mevlevî, Bektaşî dergâhının, Melamî ereninin bolca bulunduğu, birbiriyle kol kola dolaştığı Rumeli şehirleriyle Doğu vilayetleri arasında farklar oluşmaya başlıyor. Hakikatin bir parçası Rumeli’nde, diğeri Erzurum’da kalıyor. Onlar bir araya gelmeyince mana tamamlanmıyor, zülcenaheynlik (iki kanatlılık) ortaya çıkmıyor. Tek kanatla da uçulmuyor. İslam ümmetinin genel problemi tek kanatla uçmaya çalışmak. Tek kanatla insanlığın filozofik, psikolojik, teolojik, ekonomik, politik sorunlarına kapsayıcı çözüm üretemeyiz.

İlahiyat fakültelerinin çalışmaları kâfi değil yani…

Genleriyle oynanmamış ilahiyat formasyonunda olsalardı, elbette çözümü onlardan beklerdik. Bugünkü ilahiyat formasyonunda doğru ilim tasnifi olmadığı için doğru sonuçlar elde edilemiyor. Oysa Batıda bilimsel çalışmaların arkasında bile teologlar var. Edison teologdu. Filozofların çoğu teolog. Siyasetçilerin çoğu bir düşünce kilisesine bağlı. Biz ise dine sadece ve sadece fıkıh seviyesinden bakıyoruz. Halbuki fıkhın mevzusu sadece görünenlerdir. Ama insanın görünmeyen yanları var ve bunların cevabını fıkıhta aramak abesle iştigaldir. Faizsiz bankacılık sistemini fıkıhtan istifade ederek işleteceğiz elbette. Ama modern insanın tek problemi parasını nerede değerlendireceği değil ki! Manevi bunalımları var, anlam arıyor. Ben neyim, kimim, ne yapmaktayım, nereye gidiyorum, ölüm ne, ölümden sonrası ne, niçin ölüyoruz, neden doğduk? Bu soruların cevabını fıkıhta ararsanız hem bulamazsınız hem de fıkıh ilmine zulmetmiş olursunuz.

Fizik ilimleri ile mânâ ilimleri arasındaki irtibatsızlık problem olarak kabul ediliyor mu Türkiye’deki ilmî çevrelerde?

Franz Fanon Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Hegel’in köle efendi diyalektiğinden hareketle der ki; uzun süre sömürülenler, ezilenler bu hayata alışır, sömüren kişiye bağlanırlar. Bir tür Stocholm Sendromu. Yüzyılın başında yaşadığımız travmalar Türkiye Müslümanları tarafından kabullenilmiş gibi gözüküyor. Bize pozitivist bir teoloji sunmak istemişlerdi. İstisnaları bir kenara bırakıp ilahiyatçılara baktığımızda bunun başarıldığını görüyoruz. İstenilen projeyi devam ettiriyorlar. İsmet İnönü yaşasaydı bazılarına üstün liyakat nişanı verirdi muhtemelen.

İçinde bulunduğumuz manevi bunalımlar, irfandan mahrumiyetimiz, sadece bu müesseselerin kapatılmasından mı kaynaklanıyor?

Bir düşünce sadece bir müesseseye hapsolunamaz. Tekkesi, dergâhı yoksa irfanı da yoktur diyemeyiz. Bütün yeryüzünün tekke olduğuna inanırız biz. Ama İslam düşüncesinde ruh beden irtibatından, ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiden bahsedilir. Mekâna, ruhun hayatiyetini sürdürmesi için ihtiyaç duyulur. Mekânın değeri kendinden değil, orada bulunan kimselerden kaynaklanır. Bazı gayretli Müslümanlar muhtelif tekkeleri ihya etmekle meşguller. Vakıflar da önemli bir bütçe ayırıyor bu konuya. Çok güzel bir teşebbüs. Tarihî, mimarî ve sanatsal özellikli tekkelerin yeniden imar edilmesi aynı zamanda bir sanat eserinin kurtarılması açısından önemli. Ancak unutmayalım ki tekkeler insanla kâimdir! İçinin insanla dolması gerekir. Yenikapı Mevlevîhanesi çok güzel restore edildi. Ama adam nerde? Mevlevihane’de öğretilen ilimler ile dalga geçenler şimdi oralarda medeniyetleri bir araya getirmeye çalışıyorlar. Olmayacağını göreceksiniz..

Onun çözümü var mı? Nereden ‘adam’ bulunacak?

Geçmişte önce insan inşa edildi. Sonra o kâmil insanların toplanacağı yere ihtiyaç hasıl oldu. Cami köşesinde toplandılar. Oralara sığmayınca meydanlar oluştu. O meydanlar tekke, ribat, dergâh, hankâh, âsitâne, tevhidhane, cemhane adını aldı. Kendi sanatını, estetiğini, musikisini, mimarisini oluşturdu. İnsan, ardından mekânını getirdi. Biz şu anda tersten gidiyoruz. Mekânları ihya ediyoruz ama o mekânı vücuda getirecek insanın eğitimini ihmal ediyoruz…

Nasıl yapılacak bu eğitim?

Çok basit, nasıl yapıldı ise öyle yapılacak… Tarihte bir şey bir kere yapıldı ise tekrarlanabilir diyor sosyal bilimciler. Ağlamayan çocuğa emzik verilmez. İmkânın oluşması için göğün kapılarını çalmak gerek. Bu ilme ihtiyaç yok dediğiniz sürece olmaz, açılmaz. Kur’an-ı Kerim’in metni sağlam. Dinin zahir ahkâmını anlatan mezhepler üç aşağı beş yukarı, ufak farklılıklarla beraber aynı. Dolayısıyla satıh yani tabir caizse kazı yapılacak saha belli. Metinler, esaslar belli. Eksik olan bunların derinlemesine yorumlanması suretiyle tekrar üretilmesi. Sadece niyyet lazım.

Geçmiş tecrübelerden hareketle bu topraklarda yaşayan insanların tasavvufa yatkınlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kanser şüphesiyle hastaneye müracaat ettiğinizde doktor size ailenizde, akrabalarınızda kanser vak’ası olup olmadığını sorar. ‘Onlardan bana ne! Problem bende.’ diyebilirsiniz. Doktor da size der ki ‘Sen onların çocuğusun!’ Bazı şeyler genlere işler. Fiziki özellikler gibi manevi özellikler de aktarılır. Büyüklerden dinlediğimiz bir sözü nakledeyim; ‘Bir insan-ı kâmilin elde ettiği derece çocukları aracılığıyla yedi nesil devam eder. Bu yedi nesil içinde potansiyel sahibi biri çıkarsa o tesiri tekrar açabilir.’ 700 yıllık tasavvufî İslam hâkimiyeti olan; Mevlana’ların, Evhadüddin’lerin, Muhyiddin’lerin, Bedreddin’lerin, Mısrî’lerin, Yunus’ların neş’et ettiği, sadece şehirlerde değil, her kasabada, köyde kâmillerin olduğu bu toplumda bir şey kalmadığını kimse söyleyemez. Ama şiddetli bir şekilde erozyona uğruyor. Bir kere kibarlığımız, tekke görgüsü kayboldu. Bırakın sadece şehirli sünni bir dergah adabını köylerdeki alevi dergâhlarına devam eden Alevi vatandaşımızın bile oturması kalkması başkadır. Dede görmüş, pîr eteği tutmuş derler. Tekke görmüş, tekke çorbası içmiş diye bir tabir vardır. Bu insanların oturması kalkması bile farklıdır. Usul, adap bilirler. Bu insanların üretildiği yerler tekkelerdi. Defalarca naklettim, bir daha tekrar edeyim; Ernest Gelner’in Şerif Mardin’e söylediği bir söz var: “Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki vechesi vardı. Biri; erkeksi maço özelliği, diğeri tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetize değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı…” Alkışlıyorum bu sözü.

‘İrfan ehlinin önünü açmak Türkiye’nin hatta dünyanın önünü açmaktır’ diyorsunuz. Nasıl olacak bu?

İrfan düzeyi, dini düzeyler içinde en üst mertebe. Biz bu makamdan mahrum olduğumuz için sığ sularda dolaşıyoruz. Dinimiz sığ, ticaretimiz sığ, siyasetimiz sığ… Kıskançlıklar, hasedler, arkadaş satmalar v.s siyasette diz boyu… Basit işlerle fazla meşgul oluyoruz. Basitliklerle meşgul olanların dili, tavrı kırıcı oluyor. Âli konularla ilgilenen insanlar da âlileşirler, yükselirler, yücelirler. Yüce insanın yapıp ettikleri de yüce işler olur.

Sadece ibadetlerin; namazın, orucun niteliğindeki bir değişiklikten söz etmiyoruz yani?

İbadetlerde incelik var mı? İrfan olmadan hiçbir mesele yerli yerine oturmuyor. Namaz kılarak adam da öldürebilirsin. Allah namaz kıl da ne olursan ol kıl demiyor. Bilakis, “Yuh olsun o namaz kılanlara ki o namaz onları kötülüklerden alıkoymuyor!” diyor. Hem namaz kılıyor hem kötülük yapıyorlar diye namazlarını yüzlerine çalıyor. Demek ki fıkıhçıların sürekli tekrarladıkları gibi sırf namaz istemiyor. Eğer isteseydi Hazreti Peygamber’in peygamberliğinin ilk gününe namazı emrederdi. Bedir Savaşı’nda şehid düşen Sahabe-i Kiram’ın, isimlerini şifa diye okuduğumuz Ashab-ı Bedr’in çoğu sarhoştu, biliyor musunuz? Zira daha içki yasaklanmamıştı. Her şey kademe kademe. İman kalbe bir yerleşirse gerisi gelir. Niyazi’nin de, Yunus’un da bütün büyüklerin söylediği şey aynı. Namaz da kılacağız, oruç da tutacağız, hacca da gideceğiz elbette. Ama mânâsı verilmeden olmaz. İbadetler şekilsel ve rakamsal olarak anlaşılıyor. Hocalar da bu insanları daha fazla aydınlatacak bir şey söylemiyor ne yazık ki.

AYŞE ADLI

Aksiyon Dergi Sayı: 878

İŞ HAYATI

İNOVASYON

PAZARTESİ

BOZULMAMIŞSA TAMİR ETME

HİZMET SEKTÖRÜ

DİNLER ARASI DİYALOG

İYİLİK YAPANA İYİLİK YAPAN ŞAHSİYETSİZ

Hiçbiriniz: “Ben de herkes gibiyim, insanlar bana iyilik yaparsa, ben de onlara iyilik yaparım; kötülük yaparlarsa ben de kötülük yaparım.” diyen şahsiyetsiz kimselerden olmayın.

Siz bunun aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak; kötü davranırlarsa da onlara haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.

(Tirmizi)

Mutlu Ol! Bu bir emirdir. (Sinan Çetin)

Gerçek Tıp – Yitik Şifanın İzinde, Dr. Aidin Salih

gercek_tip_02

Çağdaş tıp müthiş bir hızla ilerliyor ve yeni tedavi yöntemleri geliştiriyor. Bunlarla daha sağlıklı olmayı beklerken acaba daha çaresiz hale mi geliyoruz? Her geçen gün yeni bir hastalık ortaya çıkıyor ve hastalıkların direnci artıyor. Bu da görünüşte daha etkili, ancak gerçekte daha tehlikeli ilaçların denenmesi anlamına geliyor. Ameliyatlar, gen teknolojisi, kimyevi ve nanoteknolojik ilaçlar, sezaryenler, yapay besinler, kan ve organ nakilleri gerçekten de kaçınılmaz yöntemleri? Tüm bunlarla tedavi olabiliyor muyuz, yoksa gittikçe daha fazla mı hasta oluyor, ilaçlara bağımlı hale geliyoruz? Sağlıklı olmak bu kadar zor ve karmaşık olabilir mi?

Biyolog ve Doktor Aidin Salih, Gerçek Tıp’ta, unutulan şifa kaynaklarını, çağdaş insanın karşılaştığı tüm sağlık sorunlarına karşı kullanılabilecek biçimde tekrar canlandırıyor.

Gerçek Tıp, hastalıkların gerçek sebeplerini, hastalıklara karşı çaresiz olmadığımızı, ilahi kanunları çiğneyerek şifaya ulaşılamayacağını ve yitirdiğimiz şifanın izini tekrar sürebileceğimizi anlatırken, sade ve hikmet dolu bir gerçeğe işaret ediyor.

Tüm sağlık meselelerinin gerçek bir tıp yaklaşımıyla ele alındığı bu çalışmayla “az yiyerek” ve “doğru beslenerek” sağlığınızı koruyabilir, önerilen tedavi yöntemleriyle hastalıklarınızdan kurtulabilirsiniz.

“Allah, şifasını vermediği hiçbir hastalığı yaratmamıştır. Onu bilen bildi, bilmeyen de bilmedi.” (Buhari, Kader, 4)

←Önceki