“What is Englightenment Magazine “ yazarlarından Carter Phipps’in Şeyh Tosun Bayrak El-Cerrahî ile görüşmesi:
Çeviren: Barbaros SERT
WIE: Dünyada olup ondan olmamak ne demektir?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: İzin verin bu sorunuzu bir hikaye ile açıklayayım. Sûfizm’de Şeyh-ül Ekber olarak anılan İbn Arabî, Mekke’ye seyahat ediyordu, ve Tunus’dan doğru geçti. Tunus’ta , ona orada kutsal bir adamın yaşadığı ve onu ziyaret etmesi gerektiği söylendi. Bu kutsal kişi, kumsalda bir çamur kulübede yaşayan bir balıkçıydı ve günde üç balıktan fazla yakalamaz, ve bu balıkların gövdelerini fakir ve açlara dağıttıktan sonra, kendisi kafalarını kaynatır yerdi. Yıllardır her gün bunu böyle yapıyordu. Manastır hayatı yaşıyordu, kendisini dünyadan tamamen boşamış bir kişiydi, ve tabi İbn Arabî onun bu disiplininden çok etkilenmişti. Bu yüzden bu balıkçıyla konuştu ve balıkçı ona sordu,”Nereye gidiyorsun? Kahire’den geçecek misin?” İbn Arabî başını sallayarak evet dedi ve balıkçı “Benim şeyhim oradadır. Onu lütfen ziyaret edip benim için kendisinden tavsiyede bulunmasını ister misin, çünkü bunca yıldır bu şekilde mütevazi bir şekilde yaşayıp dua etmeme rağmen ruhsal hayatımda her hangi bir ilerleme gösteremedim. Lütfen ondan benim için tavsiyede bulunmasını isteyin.” dedi.
İbn Arabî, ona bunu yapacağına dair söz verdi, ve Kahire’ye vardığında şehirdeki insanlara bu şeyhin nerde yaşadığını sordu, onlar da “Şu tepenin üzerindeki koca sarayı görüyor musun? O işte orda yaşar” dediler. Sonra bu tepedeki güzel saraya gitti , kapısını çaldı ve çok güzel karşılandı. Onu büyük, lüks bir bekleme odasına getirdiler, yemesi için yiyecek verdiler, ve rahat olmasını sağladılar. Fakat şeyh kralı ziyaret etmeye gitmişti. Ve sûfiler normal olarak kralları ya da yüksek pozisyondaki insanları ziyaret etmezler. Yasaktır, çünkü onlar ALLAH ile aramızda ek bir perde, dünyaya bir ek bağlantı olurlar.
İbn Arabî bu lüks odada şeyhi beklerken, pencereden dışarıya baktı ve bir alayın yaklaştığını gördü. Şeyh güzel bir Arap atı sürüyordu ve büyük bir türban, elmas yüzükler, kürk bir kaban giyiyordu, ve bütün bir alay muhafız askerleri de yanından kendisine eşlik ediyordu, ve büyük bir sükse ile saraya vardı. Fakat çok iyi bir insandı, ve geldi İbn Arabî’yi sıcak bir şekilde selamladı, ve oturarak konuşmaya başladılar. Konuşmanın bir anında, İbn Arabî : “Sizin Tunus’ta bir öğrenciniz var” dedi. Ve Şeyh “Evet biliyorum”. İbn Arabî : “O sizden ruhanî yaşantısı için tavsiyede bulunmanızı istedi” dedi. Şeyh : ” Eğer bu dünyaya çok bağlı ise, hiç bir yere gelemeyecektir” dedi.
Bu İbn Arabî’ye çok şaşırtıcı geldi, fakat geriye dönüşte Tunus’ta durakladı. Orada ki balıkçıya gitti, ve balıkçı derhal sordu ”Şeyhimi gördün mü?” .
İbn Arabî: “Evet, şeyhini gördüm” diye cevap verdi.
Balıkçı : “Ne dedi “ diye sordu.
İbn Arabî rahatsız bir şekilde, “ Şeyhiniz biliyorsunuz ki büyük lüks bir yerde yaşıyor” dedi.
Balıkçı cevapladı : ”Evet biliyorum. Ne dedi?”.
Öyle deyince İbn Arabî ona : ” Bu dünyaya bağlı olduğun müddetçe, asla bir yere gelemeyeceğini söyledi.” Ve balıkçı ağladı ve ağlamaya devam ederek : ”Haklı” dedi. “Her gün , bu üç balığın vücutlarını insanlara verdiğim zaman, kalbimde onlarla beraber gidiyor. Her gün, keşke sadece kafaları yerine bütün bir balık yeseydim derken şeyhim büyük bir lüks içinde yaşar fakat onun hakkında hiç bir şeye itibar etmez. O onlara sahip olmuş yahut olmamış onun için hiç önemli değildir kendisine hiç dokunmaz bile” dedi.
İşte dünyada olup da dünyadan olmamanın mânâsı budur. Bunun anlamı, sûfiler olarak, bizim dış dünyada olup dünyaya iştirak etmemiz gerekiyor, fakat dünyaya aşık olmadan. Bize şöyle diyen bir hadis var:
”Dünya, eğer size ALLAH’ı hatırlatıyorsa sizin dostunuzdur, ve eğer size ALLAH’i unutturuyorsa sizin düşmanınızdır.”
WIE: Bir Sûfi mistiğinin : “dünyayı bırakmak mülkü, eşi, çocuğu bırakmak demek değildir, fakat ALLAH’a itaatkar olarak hareket etmek ve ALLAH ile ilgili şeyleri dünya ile ilgili olan şeylerin üstüne koymaktır” dediği kaydedilmiş.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Kesinlikle. Bir diğer hadis bize der ki ALLAH dünyaya emrettiğinde, dünyaya şöyle dedi : “Ey Dünya, birisi eğer senin kulun olursa, ona kölelerin en kötüsü olarak davran. Döv onu. Onu sıkı çalıştır ve öldüğünde onu ez. Fakat eğer o Benim kulum olursa, ona iyi bak ve öldüğünde onu tıpkı bir annenin çocuğunu kucakladığı gibi kucakla.” Bunun mânâsı eğer siz ALLAH’ın kuluysanız, o zaman dünya sizin hizmetçiniz olacaktır ve size itaat edecektir ve sizi zengin ve başka her şey edecektir. Ve öldüğünüzde, sizi bir annenin şefkatiyle nazikce kucaklayacaktır. Fakat eğer ALLAH’ı unutursanız ve dünyaya kul olursanız, o zaman dünya sizi kamçılayacak, tekmeleyecek, ve sizi mahvedercesine çalıştıracaktır. Ve öldüğünüz zaman sizi ezecektir.
WIE: “Dünya” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Eşiniz, çocuklarınız, eviniz, işiniz, bankadaki paranız, şirketteki pozisyonunuz, politik ihtiraslarınız, geceleyin yatağınız, sabahleyin düşünüz, kahvaltınız – her şey!
WIE: Arapçada bir sözcük vardır: “dünya” diye bu sözcük bunun yanında “dünya” ya da “dünyasal hayat” demektir. Öyle görülüyor ki, dünya hakkında sık sık negatif olan bir şey ya da bizi doğru yoldan çıkaran bir şeymiş gibi konuşuluyor.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu doğru. Bir çok insan bu şekilde düşünüyor, fakat bir düzeltme yapmama izin verin, bu noktayı anlamak çok önemli. Eğer dünya size ALLAH’ı unutturuyorsa, eğer size nerden geldiğinizi, görevinizin ne olduğunu, ve nereye gidiyor olduğunuzu unutturuyorsa, eğer sizi aptallaştırıyorsa o zaman o sizin düşmanınızdır. Fakat eğer o size burasının sadece bir geçiş yeri olduğunu, bir sınav yeri olduğunu, burasının yaratıldığınız şeyi yapıyor olduğunuzu kanıtlama yeri olduğunu hatırlatıyorsa, o zaman iyi bir yerdir, iyi bir şeydir ve harika bir arkadaştır..
WIE: Çoğumuz için dünyanın önce geldiğini ve bizi Tanrı’dan uzaklaştırdığını söylemek doğru olur mu?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu dünyanın kabahati değildir. Sizin hatanızdır. Şeytanın hatası değildir. Sizin dünyaya bağlılığınızdır. Dünya güzel. ALLAH onu güzel yarattı. Onun her noktasında O’ndan tecelliler var. O, çirkin hiç bir şey
yaratmamıştır.
Görüyorsunuz ki, Sûfiler hilkatin sadece bir ayna olduğuna inanırlar. Aynanın önünde hiç bir şey yoksa, ayna hiçbir şey yansıtmaz. Fakat onun önünde ALLAH var, bu yüzden bütün hilkat ondan bir tecellidir. Biz hilkat aynasında O’nun niteliklerini, ALLAH’ın niteliklerinin yansımasını görürüz. Ve bizim olduğumuz şey bu. Hilkatteki her şey ALLAH’ın nitelikleridir. ALLAH değildir, fakat ALLAH’tandır. Bu yüzden dünyada hiç bir sorun (hata) yok. Ondan ilâh ediniyorsanız bu sizin hatanızdır. Dünyanın hatası değildir.
WIE: Bir çok Sûfi şeyhlerinin eşleri ve aileleri var, iş sahibiler, ve bazılarının hatta büyük sultanlar oldukları söylenir. Bir şeyhin ya da bir dervişin yada ruhsal arayış içinde olanın bütün bu karmaşanın ve dünyanın ayartıcı şeylerinin ortasında yaşayıp ve hala doğru şeyi yapmasına imkan veren nedir? Biz dünya içinde dünyaya bağlılık arz etmeyen bir yönde nasıl hareket edebiliriz?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bu sorunun cevabı çok basit. Genç bir Alman bayan bu soruyu şeyhim, Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’ye sordu, ve o da dedi ki: “Kızım, biz çok talihliyiz, çünkü bizim elimizde ALLAH’tan olduğuna inandığımız kitabımız Kur’ân var.” İncil bir hadis ayarındadır. Diğer bir sözle, o bize İsa’nın ne yaptığını yahut İsa’nın ne söylediğinden bahseder. Fakat biz inanıyoruz ki Kur’ân sözcük sözcük, harf harf, nokta nokta ALLAH tarafından Muhammed aleyhisselama vahyedilmiştir. Onun mübârek dudaklarından dışarı çıkmıştır, ve su son 1500 yıldır onun tek bir noktası bile değişmemiştir.
Fiillerimizin doğru ya da yanlış olup olmadıklarını anlayabilmemiz için üç tane mihenk taşımız vardır. Fakat uygulamalısınız! Arkanızı yaslanıp oturamazsınız, çünkü o zaman ölüsünüz. Şimdi, eğer (yapılan) fiil, ALLAH’ın Kur’ân da size yapmanızı söylediği bir şey ise, o kesinlikle doğru bir harekettir. Kur’ân da 1000 yapılması gereken (yapılmalı) ve 1000 de yapılmaması gereken (yapılmamalı) şeylerin olduğu söylenir. Ben onların hepsini tabi ki bilmiyorum. Belki 100 şeyi biliyorumdur, ve hatta bunlar dahi yoruma bağlıdır. Bu yüzden bu mihenk taşı, hareketinizin gerçekten altın ya da sahte olup olmadığını gösteren test, zor bir testtir.
Bir sonraki mihenk taşı peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı taklid etmektir. 1500 yıl önce yaşamasına rağmen , Muhammed aleyhisselam asla yalnız değildi, ve onun yaptığı her şey ve söylediği her şey kaydedildi. Suyu içişinden, eşleri ile olan ilişkilerine, banyoya gidişine kadar (yaptığı ya da söylediği) hiç bir şey sebepsiz değildi. Onun söylediği ve yaptığından bahseden yüz binlerce hadis mevcuttur ve bunları anlaması daha kolaydır çünkü yorum gerekli değildir.
Üçüncü mihenk taşı ise vicdanınızdır. Vicdanınıza sormak zorundasınız: “Yapmak zorunda olduğum bu hareket, bu fiil dünya için, onun için, benim için, çimen için, kedi için, kaplumbağa için faydalı olacak mı, faydalı bir hareket mi? Ya da tam tersimi olacak, ağrıya ve acıya sebep olacak mı?” Eğer o faydalı ise doğrudur, faydası yoksa yanlıştır.
Bütün bunların özetine indirgemek gerekirse, biz durmadan doğru hareket etmek (doğru fiiller işlemek) için buradayız. Irak’a bazı acıları sarmak için yardım etmek üzere yaptığım bir yolculuktan henüz döndüm. Yetimhâneleri ve hastaneleri ziyaret ettim ve bir çok sayıda acı çeken insana özellikle çocuklara bağışta bulunabildim. Ve kişisel deneyimlerim hakkında hemen hemen asla konuşmazken, oradaki deneyimim halen benden kolay kolay gitmemiştir, çünkü tuhaf bir şey oldu. Irak’taki bir kaç günümde, ben orada değildim. Hareket (eylem, davranış, faaliyet) oradaydı,
şeyler oluyordu, fakat sanki ben orada değilmişim gibi. Ve hissettimki bu aldığım çok büyük bir ödüldü. Ve benim için bu kâfidir.
WIE: Belki bu dünyadaki en iyi çeşit davranıştır.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Öyle umuyorum. Orada olmaksızın faaliyet. Türkçe’de bir söyleyişimiz vardır. Hiç diye. Hiç bir şey demektir. Ve hedef bu dur.
WIE: Ruhsal (mânevî) murakabemizi derinleştirmek için dünya ile ilişkimizden geri adım atmak üzere inzivaya çekilmemiz gereklimidir?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam hakkında, onun yoğun mânevî hallerinden dolayı kendisinden geçtiği ve hatta kendi eşi Ayşe’yi dahi tanıyamadığından bahseden güzel hadiseler vardır. “Siz kimsiniz ?“ derdi ve o da : ”Ayşe” derdi, ve o yine sorardı : ”Ayşe kim?” görüyor musunuz, o orada değildi. Öyle uzaktaydı ki kendi eşini dahi bilmiyordu. Ama sonra başka zamanlarda mübârek başını eşinin kucağına koyup dinlendirdiği zaman: ”Ayşe başımı seviyor” derdi. Bu yüzden o bile azıcık bir rahatlığa ihtiyaç duyuyordu. Dünyaya geri gelmek zorundasınız. Görüyorsunuz ki biz bu dünya üzerindeyiz, ve görüyorsunuz ki bu vücuttayız, ve onun ihtiyaçları var. Geri gelmek zorundasınız.
WIE: Kendi yaşantınızda, sizin çok başarılı bir ressamdınız, fakat kariyerinizi bıraktınız, şöhret ve serveti bırakarak kendinizi ruhanî bir hayata adadınız. Sizin kendi hayatınızı geride bırakıp sizi böyle bir adım atmaya sevk eden şey ne idi?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Aslında eşim ve ben ikimizde ressamdık ve biz bunun güçlü bir şekilde egomuzu beslediği kanaatine vardık. Sanat, sanat sergileri, ve kabul edilmek ve başarılı olma sebepleri, benlik için inanılmaz besinlerdir ki bunlar Sûfi’nin düşmanıdır. En son, Roma’ya bir heykeltraş arkadaşı ziyarete gittiğimizde, orada çok güzel genç bir kız vardı ve arkadaşım beni onunla tanıştırdı. Ve o bana öyle çok hayranlık duyuyordu ki. Dedi ki : ”Oo, sizi biliyorum. Resimlerinizi çok seviyorum.” Tamamıyle beni övüyordu, ve ansızın benliğin yükselip: “Aha! Bu güzel ruhanî kız sana senin müthiş bir ressam olduğunu söylüyor” dediğini hissettim. Bu yüzden dedim ki : “ Aman ALLAH’ım! Tamam bu iş bitti.!” Benliğin kafasına vurdum ve hepsini bitirmeye karar verdim.
WIE: Sûfi geleneğinde, ruhanî hayatta çok derinleşmiş kişiler için dünya ile olan ideal ilişki nedir?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Kendi yaptığım ve ögrencilerimden yapmasını istediğim şey, onların dünyadaki yerini ya da görevlerini, bu dünyadaki işlevlerini bulmalarıdır. Ve buldukları zaman, yapabildikleri kadar en iyi şekilde onu ifa etmeleridir. Ve onu bulmaları ve yapmaları için ALLAH’ın yardımını istemeleridir. Örneğin, bir kişi koleje gitmek isterse ve belli şeyleri çalışmak isterse, sık sık uygunluk (kabiliyet) testine girer. Böylece daha büyük ve daha da mantıklısı olarak, uygunluk testlerinde kendimizi geçmek ve bu dünyaya ne yapmak için getirildiğimizi keşfetmek zorundayız ve sonra onu yapabileceğimiz kadar iyi yapmalıyız. Bir kişinin dünya ile ilişkisi böyle olmalı diye düşünüyorum.
Otuz yıl önce, birisi bana bir Sûfi ve bir Şeyh olacağımı söyleseydi, ona gülerdim ve : “Sen neden bahsediyorsun?” derdim. Bu nedenle, siz BEN YAPTIM diyemezsiniz. Sonuçta , onu sizin için ALLAH’ın yapması lâzımdı. Dua ettiğimiz zaman ellerimizi açmamızın sebebi bu dur. Elleriniz açıksa, ve onlara bir şey düşerse, yakalayabilirsiniz. Fakat elleriniz açık değilse, yakalayamazsınız. Düşer gider. Bu yüzden açık olmak zorundasınız, ve bütün yapabileceğiniz şey bu. Kalbini aç bile demiyorum. KENDİNİZİ , HERŞEYİ – VÜCUDUNUZU, AKLINIZI, POTANSİYELİNİZİ açmak zorundasınız. Her şeyi açık tutmalısınız ve görevinizin ne olduğuna dair bir yön ve işaret almayı ummalısınız. Ve görevinizi bulduğunuz zaman, görevinizden doğru kendinizi de bulacağınızı düşünüyorum..
WIE: Sizinde dediğiniz gibi, Sûfizm genel olarak dünyadan el çekmeye önem veren bir ruhanî gelenek olarak tanınmıyor. Fakat, el çekmek (inziva hayatı, ruhbanlık v.s) , Sûfi geleneğinde ruhsal birlesmeyi arayışta önemli bir rol oynar mı? Sûfi mistiklerinden bir çok hikayeler okudum ki bunlar “aldatıcı” dünyanın “sınırsız hileleriyle” tehlikelerinden bahsediyor ve arayanları ondan (dünya) “dua kanatları” ile uçarak uzaklaşmaları için teşvik ediyordu. Bu, el çekmek ya da dünyanın sunduklarını kendinden uzaklaştırmanın mânevî hürriyet ve Tanrı ile birlik halinde olmada en güvenli yol olduğu izlenimini veriyor.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Bizim disiplinimizde, biz bu düşünce ile hem fikir değiliz. Buna zıt olarak, el etek çekmenin (inziva hayatı yaşamanın) bir günah olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilirdim. El çekmenin mânâsı şu ki; ben susamışım ve O, ALLAH, bana bir bardak su veriyor ve ben O’na: “Hayır sağol” diyorum. Bu günahtır! Örneğin , ALLAH namazlarımızın rekat sayılarını yolculuk durumunda indirmek için bize bir lütufta bulunuyor. Ve bazı ahmaklar diyor ki : “Hayır. Ben yolculuk yapmıyormuş gibi namazlarımı kılmaya devam edeceğim.” Bu bir hakarettir. Günahtır. Çünkü ALLAH size bir hediye sunuyor ve siz: “hayır hediyenizi saklayın” diyorsunuz. Bu el çekme işi kibirin aşırıya kaçmış halidir. Bu sadece benim görüşüm değil, bu Sûfilerin görüşüdür. Her ne teslim alıyorsanız onu almalısınız ve onu faydalı bir şekilde kullanmalısınız. Onu istemiyorsanız, ihtiyacı olan başka birisine verin! Elhamdülillah yeterince param var. Fakat eğer bana bugün bir milyon dolar verirse, onu reddetmiyeceğim. Onu alırım ve ihtiyacı olanlara veririm ve kendime de bir kısmını ayırırım. Kendime eskisi yerine yeni bir araba alırım, ve belki 150 dolarlık bir çift ayakkabı. Günüm gün olurdu! Bu yüzden manastırlara gitmek yok, Himalaya’lara tırmanmak yok, başının üzerine külleri dökmek yok ve bağdaş kurup çiviler üzerinde oturmak yok. Dışarıya dünyaya gidip iştirak etmelisiniz. Örneğin, kendi hocam , Şeyh Muzaffer Efendi, yemeyi severdi, iyi yiyeceği severdi. Ve çok sevdiği bir eşi vardı. Derdi ki , “Para mı? Cebinde çok fakat kalbinde hiç olmalı.”
WIE: Ya İsa örneği ne olacak? Sûfi bir peygamber olarak biliniyor ve o insanların dünyayı arkalarında bırakıp onu izlemeleri için teşvikte bulundu.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Arapçada biz İsa aleyhisselama “RUHULLAH”, ALLAH’in RUHU- ya da daha doğru şekliyle “RUHU MİN ALLAH”, yani ALLAH’in RUHU değilde ALLAH’tan RUH deriz. Bakın İsa aleyhisselam saf ruhtu, ve bir insan saf bir ruh olamaz. Onun öğretim metodu örnek olma yöntemi değildi. Aslında, her kim ona benzemeyi (onu örnek alarak yaşamayı bizim Muhammed SAV’i örnek alışımız gibi) denediyse aslanların ağzına gitti, ya da manastırların karanlık odalarında yahut hiç bir kimse için bir faydası olmayan rahibe okullarında kayboldu . Onun mesajı benzeme yolu ile değildi, fakat söylediği şeylerden doğruydu. Bu yüzden , İsa aleyhisselamın öğretisinin dünyayı terk etmek olduğu fikrinize katılmıyorum. Öyle ki bazı insanlar onu benzeme yoluyla, yani onu taklit ederek takip etmeye çalıştılar. Fakat, onun öğretisini izlemek mümkündür.
WIE: Bugün, Amerika’da büyüyen bir ruhanî hareket mevcut ki bu geleneksel ruhanî yollar ve öğretiler (dinlerin öğretileri) için çok kritik bir hal aldı, özellikle bu dünya ve bir üstün Tanrı arasında bir ayırım vurgulayanlar. Bu yeni filozofi; dünyevî yaşamlarımızın en bayağı görünüşlerinin (hallerinin) dahi doğal olarak kutsal olduğunu ve ruhsal uyanış için potansiyel bir araç (binek) olduğunu iddia ediyor. Böyle konular içeren, kutsal cinsellik, kutsal sporlar, ve iş yerinde mânevîyat (ruhanîlik) benzeri kitaplar, sürekli daha daha popüler oluyor, öyle ki bunun sonucu olarak mânevî olanla ve dünyevi olan arasındaki hudutlar belirsiz hale geliyor. Elizabeth Lesser, “Yeni Amerikalı Mânevîyati” isimli son kitabında “ Dünyanın saadeti, insan aklının kendi iç sınırlarını aşmış olma halinin verdiği saadetten daha az değildir”, diye yazıyor ve “ biz gerçekten, mânevî yolu izlediğimiz sırada, kendi saadetimizi takip edebiliriz, ister bu saadet kutsal bir metin okumak ya da maraton koşmak olsun…v.s” böylece sorum su ki : bu yeni mânevî akımın takipçileri doğru yolda mı? Nihayetinde, tam olarak kutsal bir hayat ve dünyevi bir hayat arasındaki fark nedir? Her hangi bir fark var mı?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Onların söyledikleri bir bakıma doğrudur. Eğer maraton koştuğunuz sırada, koşmanıza izin veren kuvvetin ALLAH’tan olduğunu, üzerinde koşuyor olduğunuz zeminin ALLAH’tan olduğunu ve içinize çekip dışarıya verdiğiniz nefesin ALLAH’tan olduğunu düşünüyorsanız o zaman bu deneyim gerçekten İncil’i kibirli bir şekilde okumaktan daha önemlidir. Fakat bakın, onlar bunu öğretmiyorlar ki. Onların söyledikleri şey kutsal metinlerden alınmadır. Fakat onların bunu söylemekteki asıl niyeti, maraton koşmanın Kur’ân’a eşit olduğunu söyleyerek , Kur’ân ı yürürlükten kaldırmaktır. Onların önermeleri doğrudur fakat hareketleri ve niyetleri yanlıştır. Bakın, dünyada hiç bir şey yeni değil. Fakat onlar biz 21.yy’da yaşadığımızdan dolayı, şeylerin değiştiğini düşündüklerinden dolayı böyle konuşuyorlar. Hiç bir şey değişmedi. Hayatın biraz daha basit olması haricinde, mağara adamı için geçerli olan aynı şey şimdide geçerlidir. Hayat daha karmaşık oldu, fakat biz halen ayni büyüklükte beyne sahibiz. Ve biz aynı hayır ve şerre, doğru ve yanlışa, tatlı ve acıya, karanlık ve ışığa sahibiz. Her şey uzun süredir varlık sürdürüyor. Deve uçak oldu, fakat her şey aynı. Bugün yaşadığımız sorunların hepsi İsa aleyhisselam zamanında da mevcuttu. İncili okuyun. Hainler oradaydı. Hırsızlar oradaydı. Katiller oradaydı. Politikacılar oradaydı. Herkes oradaydı, ayni şeyi yapıyorlardı! Bu yüzden insanlara yeni çözümler bulunması gerektiğini düşündüren nedir? Onlara, İsa aleyhisselamdan daha iyi bildiklerini düşündürten nedir? Kibirliler, ve sorun bu işte.
WIE: İslamî öğretilerde, bizim dünyevî günlük hayatlarımızın sürekli gönüllü teslimiyet ve Tanrının dileğine teslim olmaktan doğru kutsallaştığını söyleyebilir miydiniz?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: O bu kadar basit değil. Teslimiyet, evet, fakat idrak (farkındalık) ile teslim olmak. Kör teslimiyet değil. Mistik ile Ortodoks arasındaki fark budur. Ortodoks kör bir şekilde teslim olur, ve kör bir teslimiyette, olaya hayal gücü karışabılır. Sûfi, mistik, anlamaya çaba gösterip teslim olur, ve bu nedenle yediği şeyin tadına bakar. Ortodoks McDonald’da yer ve sonra bir Fransız lokantasına gidip orda bourguignon bifteği yer. Onun için ikisi de aynı şeydir. Lezzetine varamaz, sadece teslim olur, yer. Fakat Sûfi seçim yapar. Hamburgerin tadı kötüdür ve o bunun farkına varır, bu yüzden gidip bourguignon bifteği yer. O dininin tadına bakar ve ne yapıyor olduğunu bilir. İsteyerek teslim olur ve bir şeyin iyi lezzet vermediğini ve diğerinin verdiğini bilir. Fark bu dur.
WIE: Yeni Amerikan Ruhanîliğinde (mânevîyatında), bu çeşit yüksek bir otoriteye teslimiyet yerine , bir çok insan kendi-otoritesinden bahsediyor ve diyorlar ki “yaşamlarımıza uyan KENDÌ metod ve mânevî uygulamalarımızı bulmak için dünyanın mânevî geleneklerinden bize uygun olanını seçerek almak bizim kendi bileceğimiz iştir”.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: İşte orda ayvayı yersiniz. Orda saçmalarsınız. Orda küstahlaşırsınız. Diyorsunuz ki: Ben ALLAH’tan daha iyi biliyorum. Ben İsa aleyhisselamdan daha iyi biliyorum. Ben Musa aleyhisselamdan daha iyi biliyorum. Ben marifet ehli şeyhlerden daha iyi biliyorum. Gördünüz mü, “BENİM” dememiz yasaklanmıştır. “BANA” dememiz yasaklanmıştır. Bu BENİM fikrim. Bu BENİM görüşüm. Bu BENİM doğrum. Unut onu, o sadece disiplinsizliktir. Bu kendini ululamaktır, kendini İLÂH edinmektir. Ve bu ölümcüldür. Ve bu insanlar, ölürler. Onlar yaşayan zombiler. Bu hayatı hakikat mefhumu olmadan, gerçeklik kavramı olmadan, hayalleri ile yaşarlar. Kendi hayallerinde yaşarlar, ve hayallerinde ölürler ve öldüklerinde uyanıp “Oh, Aman ALLAH’ım, ben kendime ne yaptım?” diyecekler. 6000 yıldır Yahudilikte, 2000 yıldır Hrıstiyanlıkta , 1500 senedir İslam’da, yüzlerce binlerce hakikat ehli mânevî öğretmenler kendilerini buna adadılar, ve onlar insanın dünya ile, hayat ile ahiret ile olan ilişkisini bulup tasfiye ettiler. Ve buyrun şimdi, biraz psikoloji, biraz filozofi öğrenmiş adamın ya da kadının birisi geliyor ve bütün şeyi reddediyor. Milyonlarca insan, zeki insanlar, sadık insanlar bunu kendi ihtisası yaptılar. Biz bir uzmanlık periyodunda yaşıyoruz, fakat bu insanlar süper-uzmanlar. Ve onların dokümanları burada, sözleri burada, prensipleri burada. Tartışmaya bile değmez. ALLAH bu insanlara yardım etsin. Söyleyeceklerimin hepsi bu. Ve ALLAH onları affetsin.
WIE: Benim son bir sorum daha var. Mânevî yolda hangi noktada dünyaya hizmette olmaya hazırız?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Başlangıçta, ortada ve sonunda. Bu Kur’ân dadır. ALLAH dedi ki: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”[Zariyat 51/56]. İbadetin mânâsı “hizmet” tir. Fakat “tapınma” anlamı da vardır. Bu yüzden hakiki tapınmak hizmettedir. ALLAH dedi ki: “Ben insanları bana hizmet etsinler diye yarattım”. Fakat ALLAH’ın hizmete ihtiyacı yok. Zıt olarak, o bizim hizmetimizde. Yaşamlarımızdaki her dakikada, bize hizmet ediliyor. Nefes alıyorum, bana nefes aldıran O. Nefes veriyorum, bana nefes verdiren O. Bana kahve getiren O, bana kahveyi içiren O. Günün yirmi dört saati, hepimize- mikroptan tutun hilkatin en yüksek olanına kadar sürekli bizim hizmetimizde. Bu yüzden, insanları Ona hizmet etsinler diye yarattığını söylemesinin mânâsı nedir? Kısacası, O’nun hilkatine hizmet etmektir. Eğer biz yaradılışça üstün isek, o zaman hilkatte bizim gibi olan diğerlerine, ihtiyaçta olanlara, ya da bizim altımızda olanlara hizmet etmek, yardım etmek zorundayız. Yaradılışımızın amacı bu dur. Bu yüzden dediğim gibi, hizmet doğduğunuz andan itibaren son nefesinizi vereceğiniz ana kadar olmalı, fakat ne yönde olduğunu keşfetmek zorundasınız. En önemli şey budur. Ne şekilde ve usülde hizmet edeceğimizi bulmak zorundayız.
WIE: Söylediğiniz her şeye dayalı olarak, Sûfi bakış açısında öyle görülüyor ki, mânevî yaşamlarımızın nihai ifadesi dünyada bulunuyor. Bunu size sormak istedim çünkü bazı “Doğu” ve “Batı” daki büyük geleneklerde “arıyor olduğumuz şey ahirettedir ya da bir gelecek doğum olayında bulunur” deniyor.
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Hayır. Cehennem burada. Cennette burada. Her şey burada.
WIE: Benim son bir sorum daha var. Mânevî yolda hangi noktada dünyaya hizmette olmaya hazırız?
ŞEYH TOSUN BAYRAK: Başlangıçta, ortada ve sonunda. Bu Kur’ân dadır. ALLAH dedi ki: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”[Zariyat 51/56].
İbadetin mânâsı “hizmet” tir. Fakat “tapınma” anlamı da vardır. Bu yüzden hakiki tapınmak hizmettedir. ALLAH dedi ki: “Ben insanları bana hizmet etsinler diye yarattım”.
Fakat ALLAH’ın hizmete ihtiyacı yok. Zıt olarak, o bizim hizmetimizde. Yaşamlarımızdaki her dakikada, bize hizmet ediliyor. Nefes alıyorum, bana nefes aldıran O. Nefes veriyorum, bana nefes verdiren O. Bana kahve getiren O, bana kahveyi içiren O. Günün yirmi dört saati, hepimize, mikroptan tutun hilkatin en yüksek olanına kadar sürekli bizim hizmetimizde. Bu yüzden, insanları Ona hizmet etsinler diye yarattığını söylemesinin mânâsı nedir? Kısacası, O’nun hilkatine hizmet etmektir.
Eğer biz yaradılışça üstün isek, o zaman hilkatte bizim gibi olan diğerlerine, ihtiyaçta olanlara, ya da bizim altımızda olanlara hizmet etmek, yardım etmek zorundayız. Yaradılışımızın amacı bu dur. Bu yüzden dediğim gibi, hizmet doğduğunuz andan itibaren son nefesinizi vereceğiniz ana kadar olmalı, fakat ne yönde olduğunu keşfetmek zorundasınız. En önemli şey budur. Ne şekilde ve usülde hizmet
edeceğimizi bulmak zorundayız.