Dr. Virginia Livingston Wheeler
ARMA YAYINLARI
Bu hastalıktan ötürü ölüm oranı her geçen gün giderek artıyorsa, bunun tek mantıklı açıklaması, “o hastalığın yanlış yorumlandığı ve bu yoruma dayanan tedavinin bir işe yaramadığı” gerçeğidir.
Dünya Sağlık Teşkilatı’nın son bildirisi, hastalıklardan kaynaklanan tüm ölümlerin % 80′inin kalp-damar hastalıklarıyla kanserden oluştuğunu gösteriyor. Amerikan Kanser Cemiyeti (ACS)’nin raporu da bunu kanıtlıyor: “1900 yılında her 100 ölümünden 4′ü kanserden ötürü iken 1988′de bu oran % 20′ye yükseldi”.
Ve son istatistikler, her yıl dünyada 7 milyondan fazla insanın kanserden öldünü göstermektedir.
Bu insan kıyımı, hastalığa karşı çaresizlikten kaynaklanmıyor. Bu milyonlarca ölümün sorumluları, çareleri, gestopovari yöntemlerle sabote eden ilaç kartelleri ve bu kartellerin beslenmeleridir.
02 Şubat 2003 tarihli The New York Times gazetesinde Dr. Mathias Rath’ın Başkan Bush’a açık mektubu, bu gerçeği ve kesin tedavi yöntemlerinin sabote edildiğini tüm çıplaklığı ile açıklamaktadır.
Elinizdeki kitap bu gerçekleri içeren kanıtların, rakipsiz ve en doyurucu örneğidir.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma,
Kitap
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Kalp-Damar Hastalıklarında ve Kanserde Ölümcül Oyunlar / Doktorunuzun Söyleyemedikleri- Keleyşın
Op. Dr. İlhami Güneral
ARMA YAYINLARI
Kanserden Korkma ve Doktorunuzun Söyleyemedikleri adlı kitaplarım özellikle genç meslektaşlarımda derin yankılara neden oldu.
Ne yazık ki ilim tarihinde daima şahit olduğumuz kimi otoritelerin tutuculuğu ve de bazen ihanete varan davranışları, gerek meslektaşlarım gerekse hastalarımda tereddütler uyandırdı.
Bu tereddütleri silmek ve karşıt, asılsız söylentilerin, hangi çirkin maksatların ürünü olduğunu kanıtlamak için daha geniş referanslar kullanarak bu son kiabı yazmak zorunda kaldım.
Yazılarımın istediğim sonucu yaratacağını umarım.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma,
Kitap
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Op. Dr. İlhami Güneral
ARMA YAYINLARI
Bu kitabı, eğer bir kanserli okuyorsa sağlıklı ve yaratıcı bir yaşam şansı kazanıyor demektir. Yok eğer, bir kanserli değilse bu tehlikeli hastalığa tutulmamak için gereken tüm bilgileri edinmiş olacaktır.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma,
Kitap
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
ETYEN MAHCUPYAN İLE KANSER TEDAVİSİNI KONUŞTUK
2 Ekim tarihli yazısında Etyen Mahcupyan, kanser tedavisi hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı ve tabii olarak gürültü koptu. Mahcupyan, izleyen yazılarında kanserin çaresinin 35 yıl önce bulunduğunu, San Diego’daki Livingston kliniğinde halen büyük bir başarı yüzdesiyle kullanıldığını yazdı. Bu tedavinin radyoterapi ve kemoterapiye dayanmadığını, vücudun bağışıklık sisteminin geliştirilmesini ve vücudun kendi kanındaki bir bakteri türünü tanıyıp onunla mücadele etmesini hedeflediğini anlattı. Bu yazılarıyla yeni bir tartışma başlatan Etyen Mahcupyan, Türkiye’de bazı doktorlar tarafından, bilimsel temele dayanmayan yazılar yazdığı ve ölüme yaklaşan kanser hastalarına boş yere umut vaadettiği gerekçeleriyle eleştirildi, eleştiriliyor ancak. Kendi ifadesiyle, eleştirenlerden daha fazla sayıda okuyucudan destek gördüğünü belirtmek gerekiyor. Bu gelişmeler çerçevesinde Etyen Mahcupyan’la konuştuk.
Kanser tedavisi hakkında yazdığınız yazılardan sonra yazılarınızın bilimsel bir temele dayanmadığı ve “Ölmek üzere olan ya da ölüme yaklaşan kanser hastalarına boşyere umut vaadettiğiniz, bu bakımdan yaptığınızın ahlaki açıdan da sakıncalı olduğu” şeklinde suçlamalarla karşı karşıya kaldınız.
Suçlamalar tek yerden geliyor. Tabibler Birliği ve onkoloji doktorlarının kuruluşu olan Tıbbi Onkoloji Derneği resmi cevaplarını verdi. O cevaplar da ağır bir saldırı teşkil etmiyor. Çünkü o resmi cevaplar verilmesi gereken cevaplardı. Bana şu anda çok yoğun olarak e-mail ve fax geliyor ve şunu söyleyeyim ki destekleyenlerin sayısı desteklemeyenlerin sayısının en az on misli. Buna doktorlar da dahil. Yaptığım işin de haddimi aşan bir iş olduğunu düşünmüyorum. Sıradan bir vatandaş olarak talep ettiğim şey de, doktorların bu bildiğim veya duyduğum şeyleri biliyor ve bu konuda fikir sahibi olmaları.
Biliyorlar mı?
Gördüğüm kadarıyla neredeyse hiçbir doktor ne yazık ki bunları bilmiyor. Dolayısıyla bilmedikleri bir şeyin bilimsel olmadığını iddia ediyorlar. Önce öğrenmeleri gerekiyor. Birincisi bu. İkincisi umut verme konusuna geldiğimiz zaman, kemoterapinin de oranları ortadadır, başka alternatif tedavilerin de oranları ortadadır. Benim verdiğim oranlar küçük bir kliniğin şu ana kadarki performansı. Eğer bu umut veriliyorsa size, zaten şu andaki uygulama iyi değildi demektir. Yoksa zaten umut veremezdi. Çünkü burada da yüzdeyüzlerden bahsetmiyoruz. Hastalığın gidişine göre yüzdedoksanbeşe kadar çıkan bir oran var ama bir de muhakkak ki yüzdeyirmiye kadar inen bir oran var ve muhakkak ki hayatını tedaviye rağmen kaybeden bir sürü insan da var.
Kanserin çaresi bulunduysa eğer, kemotarepi ve radyoterapi de çözüm üretmiyor, tam tersine hastalığı artırıcı tehlikeler taşıyorsa, bu yanlış yöntemlerde -sizin tabirinizle ortodoks tıp- neden ısrar ediyor?
Bunun iki ayağı var. Bir tanesi ticari ayağı. Zaten Tabibler Odası’ndan gelen arkadaş da bunu söyledi: “Bu bir kapitalist sistem, bunu biz zaten biliyoruz, kanser bir endüstridir” dedi. Kanser, çok müthiş bir pazar oluşturuyor. Biz sadece radyoterapi ve kemoterapi açısından bakıyoruz. Genetik çalışmaların sonucunda, şu andaki pazar dört misli büyüyecek ve senede yaklaşık 1 trilyon dolar olacak. Dolayısıyla, kanserin bir hastalık olmaktan çıkmasına yol açacak herhangi bir buluş, yıllar boyunca her sene 1 trilyon doları yok edecek olan bir buluş demektir. İkincisi de, şu anda var olan ortodoks tıb biliminin varsayımlarına göre, kanserin bir bakteriden türemesi mümkün değil. Doktorların birçoğu, bu iddiayı bilimsel bulmuyorlar.
Ya bu varsayımlar yanlışsa?
Evet. Nitekim onkologların bir bölümü ve mikrobiyologlar, hücre uzmanları, yani bu alternatif görüşü, kuramı ortaya çıkarmış olan yığınla insan, “modern tıbbın dayandığı varsayımlar yanlıştır, fakat şu anda bile bile savunulmaktadır” diyorlar. Dolayısıyla burada, çok temel olarak iki büyük teorinin çarpışması var. Biz bir teoriyi görüyoruz karşımızda, çünkü o sosyal ve siyasal olarak bu mücadeleyi kazanmış. Diğerini ezmiş ve referansların dışına itmiş, kimse onları bilmiyor hale gelmiş ve dolayısıyla da o teoriyi yenmiş sayıyor kendisini. Ama hiç de öyle değil.
“Kanser ABD ilaç sanayiinden medyaya uzanan bir ‘beyaz mafya’ ilişkisini andırıyor diyorsunuz. Bu, ağır bir iddia değil mi ?
Tabii ama, bu benim iddiam değil. Hepsini ABD’li doktorlardan okudum. Bazı iddiaların ne kadar sağlam temele dayandığı hususunda doğrusu şüphelendim. Çünkü insan o iddiaları görünce şaşırıyor ve dolayısıyla daha fazla söyleyebileceğim şeyleri söyledim. Türkiye’deki doktorların alınması için hiçbir neden yok; çünkü bu, Amerikalı birçok doktorun ABD sistemine karşı olan bir mücadelesi. Amerika’da medya organlarıyla ilaç firmalarının çok içiçe geçmiş olduğunu görüyorsunuz. Bir de ilaç firmalarının verdiği reklamları, doktorlara verdiği hediyeleri düşünün.
Türkiye’de de ilaç firmalarının bazı promosyonlar verdiği biliniyor.
İlaç firmaları “Türkiye’de doktorlar o kadar az şey biliyor ki, aslında onları ilaçlarımızla biz eğitiyoruz” diyor. Doktoru suçlamamak lazım, bu kadar çok ilacı nasıl takip edecek?
Modern bilimi de eleştiriyorsunuz. Bilim neden modern dünyada bu kadar önemseniyor ?
Modernizmin yarattığı birkaç tane ana bakış var. Bu bir yelpaze oluşturuyor. Modernizm, bir yanda çok özgürlükçü bir yaklaşım. Öbür tarafta da bu özgürlüğü bireysel, küçük dünyalarımızda bize verirken, aynı zamanda bizi rasyonel olan, bizi aşan doğrulara da mahkum ediyor; ve bu bizi aşan doğrular, genellikle bilim adı altında toplanan doğrulardır. Yani “artık dinin elimizi kolumuzu bağlayan hükümranlığından kurtulduk ve özgür olduk” diye düşünüyoruz, fakat bu özgürlüğümüzü hangi referansa göre kullanacağımızı bilmiyoruz. Dolayısıyla bilimsel dediğimiz, yani nesnel, apaçık doğrulara dayanan, reddedilmesi sanki mümkün olmayan birtakım doğru adlar var, bize referans olarak verilmiş olan. Bilim bu işi görüyor.
Modern bilim sağlıklı olmanın ne demek olduğunu bilmiyor diyorsunuz. Neden bilmiyor?
Bunu doktorlar söylüyor, ben de aktarıyorum. Şu anda tıp, zanaatkarlığa dönüşmüş durumda. Üniversitelerdeki tıp eğitim sistemi, bu zanaatkarlığı öğretiyor.
Bu zanaatkarlık nerede işe yarıyor?
Hastalandığınız zaman işe yarıyor. Dolayısıyla tıp, hastalıkların semptomlarını ortadan kaldırmayı öğreten bir zanaatkarlık bugün. Böyle baktığınız zaman sağlıklılığın ne olduğunu tanımlamaktansa, hastalıkların ne olduğunu tanımlayarak hareket ediyor. İşte o zaman da her şey lokal hastalıklara dönüşüyor, her şeyin kendine has ayrı bir ilacı çıkmaya başlıyor, bir yeri tamir ederken, devamlı olarak başka bir yeri hastalandırıyor.
Livingston kliniğinin geliştirdiği çözüm, tam anlamıyla kesin bir çözüm mü?
Birkaç zamandan beri Livingston kliniği, kanser olmamaları için aşı yapmaya başladı. Bu, aslında aşı yaptığı insanların hiçbir zaman kanser olmayacağı iddiası demektir. Bu son derece kuvvetli bir iddiadır. Hiçbir ortodoks tıp, bizim kanser olmayacağımızı garanti edemez.
Bu ufacık klinik bunu iddia ediyor.
Düşünün ki bir kişi bile kanser olsa, orasını hemen kapatırlar ve yıllarca çalışsalar ödeyemeyecekleri bir tazminata mahkum edilirler. Buna rağmen bu ufacık klinik bunu üstleniyor.
Yaptığı işten o kadar emin demek ki…
O kadar emin. Çünkü bilimsel bulgudan o kadar emin. Tedavi çok değişik olabilir. Buradaki esas iddia, kuramsal bir iddia. Bunu tekrar tekrar vurgulamak istiyorum; herkes tedavi ile ilgileniyor, doktorlar da sırf tedaviye yönlenmiş ve bilimle kopmuş durumdalar. Burada bir bilimsel-kuramsal iddia var; o yüzden bu klinik kurulmuş, o yüzden bu aşıyı üretmişler ve o yüzden insanları aşılıyorlar. Sırf bilimsel bulguları açıklamak için.
Bilimsel mutlak doğru olan değildir
Bazı doktorlar, özellikle Tabibler Birliği’ne bağlı doktorlar size epey tepki gösterdiler ve kliniğin bulgularını bilimsel bulmadılar.
Ama doktorların önemli bir yüzdesi, daha ortada yer alıyor ve olaya bilinçli yaklaşıyor. Olan-bitenin farkındalar. Bu da memnuniyet verici. Ellerindeki imkanlar belki az, belki vakitleri çok fazla yok ama onlar yaşadıkları doktorluk süreleri içinde geliştirdikleri fikirler ve sezgilerle, aslında çok da açık görüşlüler. Şu anda var olan resmi görüşün; yani Tabibler Odası’nın veya Onkolog Derneği’nin görüşünden hareketle doktorları yargılamaktan kaçınıyorum. Burasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bilim diye verilmiş olan şeyin “bilim” olarak kabul edilmesi, ama onun dışındaki her şeyin reddedilmesi, çok kaba bir bilim anlayışı. Çünkü bilim tarihi ile ilgili birazcık fikirimiz varsa, en azından teorilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Çok inandığımız bir teori varsa, günün birinde hükmü kalmıyor, bambaşka teoriler geliyor.
Teorilerin de bir ömrü var.
Elbette. Hatta şunu söyleyeyim, bilimin kendi içinde, tıpta herhangi bir alanda, üç sene önce verilen bir ilaç şimdi verilmiyor, “meğer o ilaç zararlıymış” diyorlar. Ülser konusunda olanı biliyoruz. Yıllarca ülserin bir bakteri olduğunu söyleyen insanı süründürdüler, kabul etmediler, ama şimdi bütün dünya onun bakteri olduğunu söylüyor.
Bilim de kendi içinde değişime açık olmalı. Ayrıca gelişmesi için bu değişime ihtiyacı var.
Tabii ki. Bilimsel denilen şey, mutlak doğru demek değil. Bilimsel denilen şey, bir bakış usulü sadece.
Bilgisiz doktorun yardımı da yetersizdir
Doktorların, kanser hastalarını resmi tedaviye ve bilinçsizliğe mahkum ettiklerini söylüyorsunuz. Bu çok ağır bir iddia değil mi ?
Bu, kasdi olarak yapılmış bir şey değil. Çünkü doktorlar kendi bilgileri çerçevesinde hastaya en iyi şekilde yardımcı olmaya çalışıyorlar ve eminim ki bütün doktorlar bunu yapmaya çalışıyor. Ama bilgileri dahilinde oluyor bu. Eğer bilgileri yetersiz ise, yardımları da yetersiz oluyor. Bu kadar. Sonuçta kimse, ABD’deki tartışmada da kasdi olarak doktorların kötü niyetli olduğunu söylemiyor. Ama doktorların elindeki bilgi hazinesinin, doktorların elini-kolunu bağladığını ve onlara çok yararlı olamayacakları bir yolda ilerlemelerine sebep olduğunu söylüyor.
Bir doktorun, bir bilim adamının; kanser ya da başka herhangi bir hastalığın tedavisi ile ilgili olarak bir başka doktor tarafından birşey geliştirilmiş veya bulunmuş ise bu buluşa en azından serinkanlı yaklaşarak onu anlamaya çalışması gerekmez mi? Bilim adamının, en azından merak duygusunun yaşıyor olması gerekir diye düşünüyorum.
Doğru düşünüyorsunuz. Elbette bir doktor, bir bilim adamı gelişmeleri doğru ve ayrıntılı bir şekilde inceleyebilmeli, onu doğru bir şekilde anlamaya çalışmalı. Eğer Amerika gibi bir ülkede doktorlar böyle bir tedavi şekli geliştirmiş ve bunda da başarılı olmuşlarsa, söylediğiniz gibi en azından bunu doğru bir şekilde anlamaya çalışmak gerekir. Evet, tutarsızlıklar olabilir, yanıltıcı davranışlar olabilir, etik açıdan yanlışlar olabilir, bunlar da günün birinde anlaşılabilecek şeylerdir; ama olaya, dikkat ve bilgiyi elden bırakmadan serinkanlı yaklaşmak ve onu anlamaya çalışmak çok önemli. Doktorun açık görüşlülüğü çok önemli.
Yalçın Çetinkaya – Yeni Şafak – 01/11/2000
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Alternatif kanser tedavisi yöntemi kullanan Dr. İlhami Güneral’ın takipçisi Münci Atılgan: “Büyük ilaç firmaları kemoterapi ve radyoterapiye milyar dolarlar yatırdı. Başka bir tedavinin olmadığına herkesi inandırmak istiyorlar. Oysa bu tedavi 55 ülkede uygulanıyor. Biz hastalarımızı Almanya’ya yönlendiriyoruz. Neden burada tedavi olmasınlar?”
BAHAR BAKIR – Milliyet - 19 Mayıs 2007 / Cumartesi
Günümüzün en yaygın ve tehlikeli hastalıklarından biri kanser. Kansere karşı şu an tüm dünyada uygulanan tedavi yöntemleri de radyoterapi ve kemoterapi. Ama bu yöntemler bağışıklık sistemini zayıflattığı için birçok doktor tarafından da eleştiriliyor. Dolayısıyla bu klasik tedavi yöntemine karşı geliştirilen ve dünyada uygulanan birçok alternatif uygulama var.
Op. Dr. İlhami Güneral bu uygulamayı Türkiye’ye getiren ilk kişi. 1992′de 78 yaşında prostat ve lenf kanserine yakalanınca kendisine önerilen radyoterapi ve kemoterapiyi reddederek San Diego’daki Livingston Kliniği’ne gitti. Bu klinik alternatif tıp dünyasının önemli noktalarından biri. Ve burada uygulanan tedaviyle iyileşti. Türkiye’ye döndükten sonra da 15 yıl boyunca Ödemiş’teki muayenehanesinde bu yolla kanser hastalarını tedavi etmeye çalıştı.
Güneral, alternatif yaklaşımı reddedilmiş, Tabipler Odası tarafından eleştirilmiş olsa da, bu ekolü devam ettirmek için 30 yıllık eczacı Münci Atılgan’ı görevlendirdi. Atılgan, amacının Türk kanser hastalarına radyoterapi ve kemoterapi dışında daha başarılı ve sağlıklı bir yöntem olduğunu göstermek olduğunu söylüyor.
Radyoterapi ve kemoterapiye karşı alternatif yollarla kanseri tedavi etmenin mümkün olduğunu belirten Dr. İlhami Güneral’la nerede tanıştınız?
Babam lenf kanseriydi. 84 yaşındaki babamın 14 seanslık bir radyoterapiden sonra eriye eriye öldüğünü gördüm. İlhami beyi önceden tanıyordum. Onunla amca-yeğen gibi sıkı bir ilişkimiz vardı. Onun bu işle ilgilendiğini biliyorduk ama kemoterapi ve radyoterapi ülkemizde o kadar baskın bir tedavi yöntemiydi ki bir başka yöntemi denemek aklınızdan bile geçmemişti. İlhami bey kanser tedavisinde kullandığı ilaçları kendisi hazırlıyordu. Babam öldükten sonra bana bu yöntemi anlattı, sonra da “Gel bu ilaçları sen yap” dedi.
Kanserle ilgili tezi neydi?
Temel tezi şu: İnsan kanserden değil, modası geçmiş kemoterapi ve radyoterapiden ölür. Çünkü ona göre kanser mikrobik, sistemli ve bağışıklık sistemiyle ilgili bir rahatsızlık. Bakın, 19′uncu yüzyılın son dönemlerinde mirozima adında bir mikroorganizma bulunuyor. Bu hayvan, bitki ve insanların vücudunda bulunan ve uyuyan bir mikrop. Sadece güvercin ve köpekbalığında kanser olmuyor.
Genetik, strese bağlı ya da normal bir travma, beslenme bozukluğu, çevre şartları gibi nedenlerden dolayı vücudun bir yerinde bir zaafiyet oluştuğunda bu mikrop uyanıyor. Ve vücudun en zayıf bölgesinde hücum ederek ur oluştup kanser yapıyor.
“Bağışıklık sistemi güçlendirilmeli”
Ortodoks tıbbın öne sürdüğü radyoterapi ve kemoterapi yerine alternatif tıp ne tür bir tedavi koyuyor?
Temel ilaç olan DMSO çok eski bir ilaç. Patoloji, mikrobiyoloji ve bakteriyolojide çözücü olarak kullanılıyor. Bu ilaç kanser hücresini şişiriyor ve patlatıyor. Hemotoksinen ise kanser eğilimli hücreleri tespit etmekte kullanılan bir boya maddesi. Bu ikisini birleştirdiklerinde ilaç sadece kanserli hücreyi parçalıyor. Sağlıklı hücreye dokunmuyor.
Oysa radyoterapi ve kemoterapi insanın bağışıklık sistemini çökerterek sağlam hücreleri de öldürüyor. Kemoterapi, radyoterapi ile birlikte yapıldığında zararı 25 kat artıyor.
Başka yardımcı tedaviler var mı?
Asıl iş bağışıklık sistemini güçlendirmek. Tamamlayıcı olarak otojen aşı var. Karaciğerin ürettiği ama kanserli hastanın üretemediği bir madde var. Sağlıklı insandan bu alınıyor ve hastanın kanıyla birleştirilerek bu aşı üretiliyor. Böylece vücuda lojistik destek veriliyor.
Yüksek oksijenli ortamda ve yüksek ısıda kanser hücresi beslenemez. O yüzden ozon tedavisi var. Bir de hipertermi yani ateş şoku tedavisi. Beslenme de çok önemli. A, E, C vitaminleri almak, demir takviyesi yapak gerek. Her gün 100 gram çiğ zeytinyağı, keten tohumu, çekirdekli kuru üzüm ve ısırgan otu tohumu tüketilmeli.
“Asu Maralman bu tedavi ile kanseri yendi”
Dr. İlhami Güneral bu alternatif yöntemle kaç hastayı iyileştirmişti?
O dönemde haftada 60-70 hasta Ödemiş’teki kliniğine gelirdi. 2003′ten ölümüne kadar ben sadece 2 bin 100 hasta gözlemledim. Ama büyük çoğunluğunun bağışıklık sistemi tamamen çökmüştü.
Onları tedavi etmek neredeyse imkansızdı. Oysa kemoterapi ya da radyoterapi yaptırmamış veya çok az seans almış hastalarda başarı oranı yüzde 30-40′tı. Bu çok büyük bir rakam. Örneğin müzisyen Asu Maralman bu tedavi sayesinde lenf kanserini yendi.
Bu dünyaca kabul edilmiş bir yöntem mi? Neden yaygın olarak uygulanmıyor?
Tabii ki. Başta ABD, İspanya, Almanya, Meksika, Fransa olmak üzere 55 ülkede uygulanıyor. Alternatif tıbba göre, 21′inci yüzyılda kanserin tedavisi otojen aşıdır. Ama ortodoks tıp anlayışı bunu reddediyor. Büyük ilaç firmaları kemoterapi ve radyoterapiye milyar dolarlar yatırmış durumda. Başka bir tedavinin mümkün olmadığına herkesi inandırarak yıllardır bunun rantını yiyor. Tıpkı silah endüstrisi gibi.
Peki siz neden bu yöntemi yaygınlaştırma misyonunu üstlendiniz?
İlhami beyin vasiyetini yerine getirmek için ben buradayım. Amacım bu ekolün yok olmasına izin vermemek ve hastalara başka yöntemler olduğunu göstermek. Çünkü bu yöntem klasik yöntemden çok daha başarılı. Ölümünün ardından hastaları bana geliyor. Onları bilgilendiriyorum. Tedavi için onları maalesef Almanya’ya yönlendiriyoruz, ilaçlarını ise ben yapıyorum. Oysa son derece ucuz bir tedavi. Ayda 500 YTL civarında. Neden bu tedavi Türkiye’de yapılmasın ki?
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA…7 (24/09/2001)
Bilimin ışığından ayrılmayın
Kanseri yenen doktorun yaşam deneyimleri binlerce insana umut kapısını açarken, İlhami Güneral, ‘Ben bu açıklamaları, kansere yakalanma olasılığı bulunan yüzbinlerce insanı uyarmak için yaptım’ diyor
İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Gölcük Yaylası’nda yaşamını sürdüren ve kendisi de kanserli olmasına karşın, bilimsel yöntemlerle mücadele ederek bu savaşı kazanan Doktor İlhami Güneral ile yaptığımız söyleşiyi 6 gün boyunca okudunuz. Yazı dizisi bizim de beklediğimiz gibi büyük ilgi gördü. Gazetemizin merkezini, İzmir Bürosunu yüzlerce okurumuz aradı, onlarca okurdan da e-mail mesajları aldık. Hemen hepsi bu illete yakalanmış umut arayan insanlardı. Onlara biz de dilimizin döndüğü kadar yardımcı olmaya çalıştık.
Doktor İlhami Güneral ise geride kalan haftayı başını kaşıyacak vakit bile bulamadan geçirdi desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Show TV, CNN Türk, Star TV gibi TV kanallarına konuk olan İlhami Güneral ile, İzmir’deki yerel TV’ler de uzun uzun röportajlar yaptılar. Bir çok hasta ve hasta yakını da Ödemiş’e kadar giderek doktoru buldu ve derdine derman aramaya çalıştı.
Bugüne kadar ‘ben kanseri tedavi ediyorum’ diye ortaya çıkanlar içinde hekim olanların sayısı çok azdı. Bu görüşlerle ortaya çıkanlar için hemen ‘şarlatan’ iddiaları ortaya atılıyordu. Çoğu kez de ‘şarlatan’ iddiası haklı çıkıyordu.
Doktor Güneral için ise böyle bir iddiada kimse bulunmaya cesaret bile edemedi. Çünkü Güneral’in sığındığı tek kale vardı o da bilimin kalesiydi. O, bilimin ışığından hiç ayrılmamıştı ve Mustafa Kemal’in bir sözünü hayatının en temel ilkesi hali getirmişti: ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’. Yani tek yol gösterici vardır o da bilimdir. Bilimsellikten hiç ayrılmamıştı Güneral ve çok basit ve kolay dediği yöntemlerle bu hastalığın tedavi edileceğini iddia ederken kanıtları yine bilimsel olarak ortaya koyuyordu. Bu nedenle de kendisine bazı kemoterapi savunucularının hemen ‘şarlatan’ demesi çok kolay olmamıştı.
Hastaya zarar vermeyeceksin!
- Genellikle sizin iddialarınızı ortaya atanlara ‘şarlatan’ suçlaması yapılıyor, ama konuştuğumuz bir çok hekim, bu konuda kendini kanıtlamış bilim adamı söyledikleriniz içinde bilimdışı bir şeylerin olmadığını ifade ediyorlardı.
- Bilime aykırı bir şey söylemediğimiz gibi bilimden ayrılmayın diyoruz. Ayrıca herkes biliyor ki ben bu olayı kendi üzerimde defalarca denedim. Kanser yüzde 80 oranında tedavi edilebilir bir hastalıktır ve ben bunun halka anlatılmasını istiyorum. Bunu da AKŞAM Gazetesi aracılığı ile anlattığım için çok mutluyum.
- Oksijen tedavisi öneriniz konusunda da olumlu eleştiriler aldı.
- Oksijen tedavisi kanserde çok kullanılan bir yöntemdir. Kanseri sürekli okjien vererek yenmek de mümkün. Bunu keşfeden Alman Otto Warner iki kez Nobel ödülü aldı.
- Hocam kemoterapi ile oksijen tedavisi arasında fark olmadığı iddia ediliyor.
- Kemoterapi tıbbın tarih boyunca ortaya koyduğu ilk prensiplere aykırı bir şeydir. Latine ‘Primanonosere’, yani ‘Her şeyden önce hastaya zarar vermeyeceksin…’ Halbuki kemoterapi de, radyoterapi de, ikisi de her şeyden önce hastaya zarar veren şeyler. Ayrıca bunlar ikame edilmeyecek şeyler değil. Her ikisinin yerine de ikame etmek kolay.
- Bazı alanlarda cerrahiyi öneriyorsunuz.
- Şöyle diyelim isterseniz, bıçağın hastaya zarar vermeyecek derinliklere kadar girebilmesi çok önemli. Akciğerin yarısı alınabilir, akciğerin kanser kitlesi ile eğer hayati bazı organlara yapışmış bazı yerleri varsa burada bıçak devreye girebilir. O bakımdan cerrahi en yüz güldürücü metodlardan birisidir.
- Pirinç tüketimi konusundaki iddianız da hayli ilgi çekti efendim. Karşı çıkanlar, pirinç kansere iyi gelseydi, Çinliler kanser olmazdı diyorlar.
- Yalnız dikkat ediniz ben sadece pirinci değil, pirinçle mantarı yan yana getirmelerini önerdim. Ayrıca bazı muameleleri tabi olduğunu unutmamak gerek. Mantarlı pilav ciddiye alınması gereken bir iddiamızdır.
- Bir de yeşil çay meselesi var…
- Bağışıklık sistemini yenileyen yeşil çaya benzeyen bir ilacı İspanyollar C-1 diye ürettiler. Bu ilaç bitkisel kökenli ve 50 yaşındaki bir insanın bağışıklık seviyesini 25 yaşına getiriyor.
- Kanserin bir organın yerine bütün vücut ile ilgili bir hastalık olduğunu söylüyorsunuz. Buna da karşı çıkanlar oldu.
- Şimdi bakın, kanser bir potansiyelin, kanser potansiyelinin herhangi bir yerde ur şeklinde tezahür etmesidir. Şimdi uru aldığınız zaman uru ortadan kaldıramıyorsanız. Mesela göğsü alınan bir kadında, iki sene sonra diğer göğsünde, karaciğerinde ur oluşuyor. Yani vücudun tamamen iyileşmesi gerek.
- Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi en temel zorunluluk galiba…
- Tamamen öyle bağışıklık sistemini koruyun, yeter…
- Size herşey için teşekkür ediyoruz.
- Ben de AKŞAM Gazetesi’ne insanlara yararım dokunabilecek bir işte aracılık ettiği için teşekkür ediyorum.
KEMOTERAPİ görenlerin tepkisi
Yazı dizimiz sırasında gelen soruların çeşitliliği şaşırtıcıydı. Biz de bu çerçevede bu soruları daha geniş kitlelere yaymak için bu sorulara Doktor İlhami Güneral’in verdiği karşılıkları yayınlamak istedik.
En çok sorulan soruların başında kemoterapi tedavisi görenler ve yakınları geliyordu. Bazıları da kemoterapi için yazılanlara tepki gösteriyorlardı. Bu konuyu Dr. Güneral’e bir kez daha sorduk:
Kemoterapi nerelerde kullanılabilir?
Kemoterapi belli kanser türlerinde kullanılabilen, daha önce de belirtiğimiz gibi bazı lenf kanserleri ile kan kanserlerinde kullanılması gereken, diğer zamanlarda ise kesinlikle kullanılmaması gereken bir yöntemdir. Uzun süre kullanılmaması gereken bir konudur ve bağışıklık sistemini depresyona da sokmaktadır.
Bu konuda bazı hastalardan tepkiler aldık. Bazı hekim dostlar da bizi bu kadar kesin konuşulmaması üzerine uyardılar.
- Efendim maalesef bazı hekimler bu konuda ısrarcı davranıyorlar neden böyle yapıyorlar anlamıyorum. Bilimsel olarak kemoterapinin zararlı olduğu, kanser hastalığında en önemli etken olarak dikkat çeken bağışıklık sistemini bozduğu kesindir. Sadece başlangıçta kullanılmalıdır.
Yanlış yorumlara yanıt
Yazı dizimiz sürerken Doktor İlhami Güneral ile bizim bile telefonda konuşmamız çok zor oldu. Çünkü telefonu genellikle meşgul sinyali veriyor, bulduğumuzda ise ziyaretine gelen hastalar nedeniyle rahatlıkla konuşamıyorduk. Konuştuğumuzda ise, bazı yanlış anlaşılmaların kendisini üzdüğünü gördük. Dr. Güneral, şöyle dedi:
‘Bu röportajın yayınlandığı günden beri gelen telefonlar ve hastalar, okuyucuların bazılarında yanlış yorumlara neden olduğumuzu gösteriyor. Bir okurum ise beni adeta azarladı… Dediğine bakılırsa bugüne kadar Ortodoks kanser tedavisi görmüş hastalar üzedindeki açıklamalarım ümitsizliğe varan bir etki uyandırıyormuş.
Önce şunu belirtmeliyim, kemoterapi ve radyoterapi yaptırmış hastalar için her şey bitmiştir, ya da yapılacak bir şey kalmadı diye bir iddiam yoktur. Bir çok terminal safhadaki hastalarda bile alternatif tedavi yöntemi mucizevi sonuçlar vermiştir. Üstelik benim çabam önümüzdeki yıllarda kansere tutulacak yüzbinleri uyarmaktır. Yanlış yorumlara gelince okurlar, buğday şırası ya da kayısı çekirdeği ile kanseri yenebileceklerini sanmalarıdır. Alternatif tedaviler röportajlarla sınırlanmayacak kadar zengindir’
Kanserden ölümlerin nedeni
Sayın Güneral, siz bu yazı dizisi boyunca hep şunu söylediniz. Bugüne kadar vardığınız şey hep şu: Bugüne kadar bilinen yöntemler, özellikle de dünya ilaç sanayinin desteklediği yöntemler, insanları faydalı değil zararlı olduğunu belirtiyorsunuz. Bunun bilimsel bir kanıtı var mı?
Elbette var. Mesela 1950′de kanserlerden ölüm bütün ölümlerin yüzde 8′ini oluşturuyordu. Halbuki 1996′daki yapılan istatistikler yüzde 24′üne çıkmış kanserden ölüm… Bu da gösteriyor ki, kemoterapi ve radyoterapinin hiç bir faydası olmamış. Aksine zararı olmuş.
Bir başka soru da, kanserde kemoterapinin ve radyoterapinin yerini tutacak ilaçların olmadığı, ancak sizin bunu kabul etmediğiniz yönündeydi.
Efendim kanserde kemoterapinin, radyoterapinin yerini tutacak ilaçlar yıllardır var, bunları inkar edenler bu işten çıkarı olanlar. Başka çareler var. Mesela sizin bu yazı dizisinde de tanıttığınız Hidrazyne Sülfat diye bir ilaç var. Sadece kanserli kitlenin üzerine gidiyor, güdümlü mermi gibi. Sonra radyoterapinin yerini tutacak hipertermi gibi bir tedavi yöntemi var. 40 derecenin üzerinde kanser kitlesi yaşayamıyor. Bütün bunlar varken ille de insanlara bir zehri enjekte etmenin yöntemini anlamıyorum. Klasik tedavi ile kanser tedavi edilemez imajı, bir grup sanayi müessesi tarafından olduğu gibi korunmak istiyor. Halbuki kanser tedavisi çok kolay bir oto enfeksiyon hastalığı.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA….6 (23/09/2001)
Kanser riski yüzde 90 azalabilir
Alzheimer, by-pass, bunama, Parkinson ve cinsel iktidarsızlığa çare…
Kanser riskini yüzde 90 azaltabilirsiniz…
Formül: Keleyşın Bugün teybimizi bir kez daha Sayın İlhami Güneral’e uzatarak, bir başka önemli konuya ‘Keleyşın’ meselesine değineceğiz.
Dr. İlhami Güneral, günlerdir tartıştığımız kanser tedavi yöntemlerine ilişkin gelişmeler sırasında, kanser riskini yüzde 90 oranında azaltabilecek bir yöntemin Alzheimer, bunama, Parkinson gibi beyin damarı rahatsızlığı çekenlerle, by-pass ameliyatı geçirmesi söz konusu olan hastaların da derdine çare olabileceğini, ancak ülkemizde ısrarla gizlenmekte olduğunu da ısrarla vurguladı. Bu yöntemin adı ‘Chelation’ ya da Türkçe söylemek gerekirse Keleyşın…
- Keleyşın’la ilgili bilgi verir misiniz?
- Keleyşın çok özetle söylemek gerekirse bir organik asit kullanarak tüm damarları temizleyen ve insanda yaşam süresini ortalama 10 yıl uzatan bir tedavi yöntemidir. Kanser hastalarının ve yaşlılıkta görülen tüm dejeneratif hastalıklardan birine tutulmuş olanların kesin olarak yararlanabilecekleri bu tedavi sadece Amerika’da 350′den fazla klinikte uygulanmaktadır.
- Keleyşın’ın yaşamımızdaki önemini biraz daha açıklar mısınız?
- Doğada, insan, hayvan ya da bitki, tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için, bir çok inorganik mineralleri, değişik proteinlerle birleştirerek kullanmak zorundadır. Örneğin solunum yoluyla oksijen ve karbondioksit değiş tokuşunda kandaki eritrositlerin demire ihtiyacı vardır. İskelet yapısı için ise osteoblastlar kalsiyuma muhtaçtır. Sayısız enzim ya da hormon üretimi de bir o kadar mineral gerektirir. Bu olmazsa olmaz, ihtiyaçların giderilmesi gereken minerallerin vücut proteinleriyle sağlam bir moleküler bütün olarak birleşmesine bağlıdır. Özel görev yüklü her protein molekülü, serumda yüzen bir minerale rastladığında hemoglobinin demiri kavraması gibi onunla sıkı bir moleküler bağlantı kurar. İşte bu olaya Keleyşın deniyor. Keleyşın kelimesi Yunanca ‘pençeleyerek kavrama’ anlamına gelen ‘kele’den alınmıştır.
- Vücudumuz kendi kendini temizliyemiyor mu?
- Genellikle olmuyor. Sağlığımız için gerekli mineraller yanında, bir de aldığımız besinlerin getirdiği bazı zararlılar, soluduğumuz havadaki toksik maddeler ve içtiğimiz suyla vücudumuza giren tehlikeli metaller de vardır. Bu durumda bünyenin doğal temizleyicileri bunları dışarı atamaz ve biz bunları sentetik bazı maddelerle dışlamak zorunda kalırız. İşte bu yönteme, vücut dışından yapılan bu müdahaleye de Keleyşın, kullandığımız maddeye de kelatör diyoruz.
Ereksiyon problemine de çare
- Keleyşın’ın kullanıldığı alanları saymak mümkün mü?
- Elbette. En çok kullanıldığı alan koroner tıkanmalar ya da mafsal kireçlenmeleri gibi görünüyorsa da, başka geniş alanlarda da kullanıldığını biliyoruz. Ama unutmayın ki, vücudun neresinde kan dolaşımı sorunu varsa, orada fizyolojik problemler de var demektir. Keleyşın erkeklerde görülen ereksiyon problemlerine de çaredir.
- Keleyşın müdahalesinde kullanılan maddeye kelatör dendiğini belirttiniz. Kelatörler nelerdir?
- En güvenilir kelatör EDTA’dır. Keleyşın tedavisinde, diğer dejeneratif hastalıklarda Alzheimerde, bunamada kullanılmaktadır. Diyabet hastalarında görülen damar tıkanıklıklarını da önleyen Keleyşın, safra ve böbrek taşlarının oluşumunu da önlemektedir. Damar sertliğine bağlı kataraktta Keleyşın’ın etkisi büyüktür. Sağlığımıza yönelik serbest radikallere karşı kelatörler tek çaredir. Bilinen en iyi kelatörler ekmek ve zeytinyağında bol miktarda bulunan bir E vitamini türüdür. Askorbik asit yani C vitamini, selenyum önemli kelatörlerdir. Selenyum fasulye filizinde, domateste ve ton balığında bulunur.
- Peki hocam, Türkiye’de uygulama alanı bulamıyor mu ?
- Sevindirici bir gelişme olarak Fatih Üniversitesi’nin Ankara Tıp Fakültesi’nde ciddiyetle ele alınmış bulunuyor. Keleyşın, zeka geriliği, bunama, Parkinson, Alzheimer, cinsel iktidarsızlık ve en önemlisi kalp- damar hastalıklarında inanılmaz sonuçlar vermektedir. Hele erken yaşlarda uygulandığı takdirde kanser riskini yüzde 90 azaltmaktadır.
Başarısız ameliyat yöntemlerine karşı aşı yöntemiDr. Virgina Livingston, kanser konusunda dünyanın en saygın, söyledikleri en kabul gören isimlerinden biri.
Dr. Güneral’ın, Dr. Livingston’dan aktardığı bilgilere göre, daha 1950′lerde kanserin mikrobik tabiatta olduğunu kanıtlayan verilere ulaşılmıştı ve bu önemli bir kilometre taşıydı. Üzerinde deneme yapılan kobaylarda kendiliğinden oluşan kanser 500 binde bir iken, kanser mikrobu verilen bu hayvancıklarda kanser oranı yüzde 25′e ulaşmıştı. Bu çalışmalar sonrasında ayrıca kanserin lokal değil, vücudun tamamında bulunan bir hastalık olduğu kanıtlandı. 1953 yılında piliçler üzerinde yapılan denemeler sonrasında, kanseri tedavi eden ve bir bakteriyel aşı ile elde edilen bir antiserumu yine Dr. Livingston ve ekibi bulmuştu. Verem hastalığında olduğu gibi kanserde de tedavi yöntemi mikrobun kendisinden üretilen anti serumdu. Bu durum kanser tedavisinde bir devrim niteliği taşıyordu ama önlerine büyük engeller çıkacaktı. Kanser öyle çok çabuk tedavi edilmemeliydi.Kendilerinin tanımıyla ‘iğrenç’ önerilerle karşılaştılar. Kendilerinin aşı uygulamak istediği kanser hastası Eleanor Jackson’a, lenf bezlerinin temizlenmesi için cerrahi müdahale öneriliyordu. Bunu kabul etmeleri imkansızdı, hastalarına bu iğrenç ameliyatı yaptırmadılar ve aşı yöntemiyle kadını iyileştirdiler.
Dr. Livingston, kendilerine inanmayan bir başhekimi, Cornelius P. Rhodas’ı şöyle anlatıyor: ‘İlaç sanayiinin akıttığı tüm parayı kanser hücresini yok edecek kimyasal madde bulmak için harcıyor, bizden de zıpçıktı diye bahsediyordu. Doktorlar da çok iyi bilir ki, ‘uru tamamen aldık’ dedikleri hastada, bir süre sonra ya aynı yerde ya da başka bir bölgede yeni tümörler oluşmuştur. Kanserli kitlenin tümüyle ortadan kaldırılması, bir bakıma hastalığın ve tedavinin seyrini etkilese de, kesin bir çare değildir’
Keleyşın’a gereksinim duyanların uygulaması gereken rejim(Alzheimer, bunama, cinsel iktidarsızlık, Parkinson hastaları ile damarları tıkalı by-pass adayları ne yemeli, ne yememeli?1) Beyaz, rafine unla yapılan hamur işlerinden kaçının. Kepek ekmeği, yulaf ve çavdar ekmeği kullanın.
2) Şeker ve tatlıları listenizden atın. Fazlaya kaçmamak koşuluyla bal kullanabilirsiniz.
3) Yağda kızartmaları unutun. Sebzelerinizin, yenebilenlerini çiğ olarak yiyin; diğerlerini de az su kullanarak pişirin.
4) Fazla ve rafine tuzdan uzak durun. iyotlu tuzu tercih edin.
5) Öncelikle zeytinyağı kullanın. Hidrojine ve vinterize yağları kesin olarak mutfağınıza sokmayın.
6) Kahve ve çayı azaltın. Bunların yerine kuşburnu çayı için
7) Yağda pişmiş olmamak koşuluyla günde bir yumurta yiyebilirsiniz.
8) Salam, sosis, pastırma gibi muamele görmüş et ürünlerinden uzak durun.
9) Klorlu musluk sularını, ne yemek suyu ne de içme suyu olarak kullanmayın.
10) Gün ortası 1- 1.5 saat kadar uyumaya çalışın.
11) Hareketli bir hayat geçirin, şişmanlıktan kaçının.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA…5 (22/09/2001)
ZEYTİNYAĞI mucizesi!
Egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuğu kanserojenler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah var: EKMEĞİMİZ ve ZEYTİNYAĞIMIZ
Doktor İlhami Güneral, bugün dünyanın en önemli kanser ilacı olarak kabul edilen köpekbalığı kıkırdağının Küba’nın ihracat kalemleri arasında ilk sırada yer alışını gülümseyerek karşılıyor. Köpekbalığından çıkarılan squalene adlı madde sızma zeytinyağında bol miktarda bulunuyor. Günde 100 cl. Zeytinyağı tüketimi ile köpekbalığı kıkırdağından alınacak kadar squalene alınır…
Güneral kendisini iyileştiren Dimethyl Sulfoxide (DMSO) adlı ilacı da Türkiye’ye getirip radyoterapi ve kemoterapi görmemiş kanser hastalarına veriyor. Başarı şansını ise ‘yüzde 85-95 arası’ olarak nitelendiriyor. DMSO’nun başarılı olmasında bir koşul daha var. Dr. Güneral’in öneriler listesine harfiyen uyulması…
Dr. İlhami Güneral ile sürdürdüğümüz dizinin beşinci gününde ülkemizde de bol miktarda bulunan, ancak ne yazık ki yeterince tüketmediğimiz zeytinyağı birinci tartışma konumuzu oluşturuyor.
Bu konuşma sırasında Dr. Güneral, Dr. Klinkhamer’in şu sözünü anımsamadan edemiyor: ‘Büyük ilaç firmaları, havucun ya da baklanın sağlık yönünden değerini araştırmayı istemezler. Zira kendi ürünlerine büyük yatırımları vardır. Para musluğu neredeyse, ilgi ve araştırma da o tarafta. Böylece anlaşılıyor ki, konvansiyonel tıbbın kanser problemini çözmesi olanaksızdır’
Köpekbalığı kıkırdağı yerine ZEYTİNYAĞI
Dr. Güneral, zeytinyağının da ABD’de unutturulmak istendiğini anlatıyor. Biz de bir süre önce İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan ‘Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ adlı kitabımızda, zeytinyağının Akdeniz’in bir mucizesi olduğunun altına çizdiğimizi söylüyoruz. Gerçekten de, Akdeniz’de kalp krizleri ve kanser dünya ortalamalarının çok altındaydı.
Konuşmamızda hem fikir olduk ki, egzoz gazları, fabrika bacalarının kustuğu kanserojenler, içme sularımıza karışan sanayi atıkları, bir yandan da belediyelerin temizlemek için suya kattıkları klor, fast food gıdalardaki, hazır yiyeceklerdeki tehlikeli katkı maddelerine karşı elimizde iki silah vardı: Ekmeğimiz ve zeytinyağımız… ikisine de çok iyi sahip çıkmalıydık.
Bir süredir gazetelerde ilanlar çıkıyor, TV’lerde haberlerini izliyoruz. Köpekbalığı kıkırdağı AIDS ve kansere iyi gelmektedir, hatta önleyicidir. Doktor Güneral’e soruyoruz:
- Köpekbalığı kıkırdağı gerçekten önleyici mi?
- Evet önleyicidir. Köpek balığı karaciğerinde bulunan Squalene maddesi tümörlerin yok edilmesinde yapıtaşı niteliğindedir. Bu madde bazı böceklerde ve karıncalarda da vardır. Squalene kanser tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. En önemli üreticisi Küba’nın da önemli bir zenginlik kaynağıdır. Ancak unutmayınız ki bu maddenin en çok bulunduğu madde ise bizim sızma, geleneksel yöntemlerle çıkarılmış zeytinyağıdır. Zeytinyağında yüzde 2 oranında Squalene bulunur. Günden en az 100 cl. Zeytinyağı tüketen bir kişi gerektiği kadar Squalene almış olur. Amerikan Tabibler Birliği’nin yayınladığı Archive of Internal Medicine Dergisi’nin 12 Ocak 1998 sayısında çıkan bir makale hayati bilgiler içeriyor. İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nden başta Dr. Alicya Wolk olmak üzere 8 bilim adamının yıllar süren 61.471 kadın üzerinde yaptıkları araştırma da şu çok önemli sonucu vermiştir: Zeytinyağı kanser riskini yüzde 50′ye yakın azaltmaktadır. Buna mukabil soya, mısır, ayçiçek yağları ve hayvani yağlar (tereyağ vb.) kanser riskini yüzde 69 yükseltmektedir. O nedenle buğday kadar önemli olan zeytinyağının tüketiminin artmasına çalışmamız gerekiyor.
Doğanın en mükemmel ilacı : Dimethyl Sulfoxide
Dr. ilhami Güneral, 1993′te ’1.5 yıl ömrün kaldı’ denilirken, kendisini ölümden kurtaran ‘doğanın en mükemmel ilacı’ olarak da nitelenen Dimethyl Sulfoxide’u (DMSO) kendisini ziyaret eden kanserlilere veriyor.
Dr. Güneral, DMSO ile ilgili olarak şu bilgileri verdi: ‘DMSO odundan elde edilen organik bir kükürtlü maddedir. Yirminci yüzyılın en büyük üç buluşundan biridir. Bunları sırasıyla antibiyotik prensibi, kortizon prensibi ve DMSO prensibi olarak sıralayabiliriz. ABD’de sınırlı olarak kullanımına izin verilen DMSO, Almanya, isviçre, Rusya, Avusturya, İngiltere, İrlanda, Kanada, Meksika ve Güney Amerika devletlerinin çoğunun içinde bulunduğu 55 ülkede reçete ile alınabilmektedir.’
Ödemiş’in Gölcük yaylasında kendisinden şifa arayanlara bu ilacı öneren Dr. İlhami Güneral, DMSO’nun hayret uyandırıcı, kimyasal, biyolojik ve fizik karakteristiği olan küçük basit bir molekül olduğunu belirttikten sonra, DMSO’nun özellikleri şöyle sıralıyor:
1) Sinir liflerinin iletkenliğini bloke ederek ağrıları keser
2) Antienflamatuardır, vücuttaki şişlikleri indirir
3) Bakteri, virüs ve mantara karşı statik etkisi vardır
4) Tüm örtü dokularından kolayca ve zarar vermeden geçerek beraberinde istenen ilacı taşıyabilir. Örneğin DMSO içinde eritilmiş penisilin, iğne kullanmaya gerek kalmadan, cilde sürülerek deri altına ulaşabilir.
5) Kanda pıhtılaşma olasılığını azaltır
6) Damar açıcıdır
7) Kanserojen hidroksil serbest radikallerini silip süpürür
8) Bağışıklığı güçlendirir
9) Kuvvetli bir idrar sökücüdür
Dr. İlhami Güneral, hastalarına kendi hazırladığı karışımla DMSO’yu aktararak büyük başarı kazanıyor.
Yüksek ateş tedavisi
iki yıl kadar önce Rusya’da bir grup hekimin kanserli hücreleri yüksek ateş tedavisiyle öldürdüğü iddia edilmiş, ancak başta Türkiye’deki ‘ortodoks’ hekimler tarafından bu iddia kabul görmemişti.
Dr. ilhami Güneral ile yaptığımız söyleşi de bu konuyu da gündeme getirdik. Güneral bu yöntemin de doğru bir yöntem olduğu kanısında, ancak sadece Ruslar’ın bildiği iddiasına katılmıyor. Bakın uzmanımızı bu konuda neler diyor:
-Bu iddialar doğru mudur?
-Kanser hücreleri 42 derecenin üzerindeki ısıya dayanmaz ve ölür. Bu ta Mısırlılar zamanından beri bilinen ve tedavi maksadıyla uygulanan bir yöntemdir. Günümüzde bu uygulamalar daha bilimsel yöntemlerle, lokal olarak iyi odaklanmış, ultrason, mikro dalga ve radyo dalgalarıyla yapılır. Kanser kitlesi 42-44 C dereceye kadar ısıtılır ve böylece sağlıklı komşu dokulara zarar vermeden tümör kitlesi tahrip edilir.
- Türkiye’de neden uygulanmıyor?
- Bu kadar sade, böylesine etkili ve zararsız bir kanser tedavisi, ne yazık ki, ülkemiz onkologları tarafından ya bilinmediğinden, ya da ilaç firmalarına sadakatten kanser hastalarına ulaşamıyor. Yüksek ateş şokunun kanseri tedavi etmesi yanında, koruyucu niteliğini de gösteren çok parlak bir örnek verelim: Bundan 50 yıl kadar önce Orta italya’da Pontine Bataklığı diye anılan ve adeta sıtma tarlası olan bir bölge vardı. 500 kilometrekarelik bir bölgede hemen herkes sıtma geçirmekte ve bu hastalığın sık sık nükseden yüksek ateş krizlerini yaşamaktaydı. Fakat bu bölge yerlileri arasında hiçbir kanser olayı saptanmamıştı. Görüldüğü gibi yüksek ateş kanseri önleyici bir etken….
Dr. Güneral’den kanserlilere tavsiyeler…
1) Günboyu, susadıkça, evde yapılmış fazla koyu olmayan sebze çorbaları ve taze sıkılmış sebze ve meyve suları içiniz. Bu vücudunuza gereken vitamin, mineral ve enzimleri depolar ve ayrıca vücudu toksinlerden temizler.
2)Ne içmede ne de pişirmede asla klorlu olabilecek su kullanmayın. Özellikle pişirme sırasında klor yoğunluk kazanabileceğinden daha da tehlikeli olabilir.
3) Gıdalarınızı paslanmaz çelik ya da cam kaplarda pişirin. Az su kullanın. Düdüklü tencere, mikro dalga fırını ve alüminyum kap kullanmayın.
4)Alkollü içki kullanmayın. Yoğun sigara dumanı olan yerlerden kaçın.
5) Rafine besinler ve muamele görmüş gıdaları kullanmayın. Yedikleriniz ne derecede doğal ve taze iseler o kadar yararlıdırlar.
6)Toksik maddelerle ilaçlanmış sebze ve meyveleri kullanmayın. Bahçeniz varsa bu ürünleri kendiniz yetiştirin.
7) Yemeklerden sonra gaz ya da hazım bozukluğu görülürse sindirim organlarında yetersizlik var demektir. O takdirde yemeklerin ortasında birer tane pankreoflat türü ilaç alın.
8) Bir eczaneden alabileceğiniz nitrazin kağıdı ile idrarınızın asiditesini ölçün. Düşük çıktığı takdirde HCL tabletlerini kullanın.
9) Tuzu azaltın ve iyotlu tuz kullanın.
10) Patates, kuru fasulye, fındık, yeşil sebzeler gibi potasyum yönünden zengin gıdalar alın…
11) En az 8 saat uyuyun. Gündüz ara sıra dinlenin. Elinizden geldiğince hareketli olun.
12) Bitki çayları için, kekik, kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi,
13) Beyaz ekmek yerine, çavdar, yulaf, kepek ekmeği ve bulgur kullanın. Esmer pirinç de tavsiye edilir.
14) Sadece koyun sütünden yapıldığına inandığınız peynir ve yoğurtları yiyin.
15) Taze meyve yerken, içerdiği şeker düzeyine göre elma, armut ve portakal gibi iri meyveler günde 3-4 tane, çilek, vişne; kiraz ve ahududu gibi meyveler 150/200 gram yenebilir.
16) Zeytinyağı kullanın.
17) Taze olarak beyaz etli derin su balıkları yiyin.
18) Kuzu eti ve ciğeri yiyin.
19) Kavrulmamış kayısı çekirdeği yiyin
20) Bol bol ısırganotu yiyin… Tohumunu balla karıştın, kendisini börek ya da salata şeklinde yiyin.
21) Acıbiber dışındaki baharatları kullanabilirsiniz.
22) Soğan ve sarımsağı da bol bol tüketin…
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA…4 (21/09/2001)
Buğday çimi ekin buğday şırası için
Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya’da içtikleri buğday şırası geliyor. Klasik tedavi yöntemlerini reddeden tüm doktorların ortak iddiası, buğday çimi yenilmesi ve buğday şırası içilmesi
Pakistan’daki Hunzakut Prensliği’nde kanserden ölüm yok. Hunzakutlular, acıbadem ve kayısı çekirdeğini yiyorlar ve kansere yakalanmıyorlar. Türkiye’de de acıbadem ve kayısı tüketilen bölgelerde kanser vakalarının azlığı dikkat çekiyor
Ödemiş’le Salihli arasında, binbir efsaneye konu olmuş, antik çağın şarap ve eğlence tanrısı Dionysos’un doğduğu yerde Bozdağ’ın eteklerinde cennet Gölcük kıyısında kanseri yenen, bu zaferi kazandıktan sonra mücadelesi herkese örnek olsun diyerek bir de kitap yazan Doktor İlhami Güneral ile sohbetimiz sürüyor.
- Sayın Güneral, ilaç firmalarına bu kadar yüklenmenizin nedenini anlamak pek kolay değil…
- Efendim bence çok kolay ! Bütün Avrupa devletleri İtalya, Fransa, Almanya gibi devletler benim gibi düşünüyorlar. Bunlar kuzu postu altındaki kurtlardır. Bu işlerini de iki şekilde yaparlar. Bir insan sağlığına zararlı bile olsa ürünlerini piyasada tutabilmek için önlem alırlar. ikincisi de sanayiyi ayakta tutmak için ucuz kolay ve insan sağlığı için yararlı olan ürünleri saklamak…
- Bu durum ülkemiz için de geçerli midir?-
- Belki de basit olarak biz Türkiye olarak bu Amerikalılar’ın dümen suyuna takılmış durumdayız. Türkiye’de hemen belirtelim kanserle savaş yönünde gelişmiş bir ilaç sanayiinden söz etmek mümkün değildir. Sadece gelen ilaçları dağıtıyorlar. Bunu olduğu gibi Türkiye’ye adapte etmeden. Türkiye’nin asıl sorunu bilgisizlik… Unutmayın daha önce de söylemiştik: Her madde zehirdir. Zehri ilaç yapan şey uygulamadır.
- Türkiye’deki durum tam bir uydu durumu, peki Amerika’daki aydın insanlar, bu duruma tepki göstermiyorlar mı?
- Elbette gösterenler var ama sesleri çok cılız çıktığı için duyulmuyor. Penisilin hikayesini unutmayın. Sir Fleming, Penisilin’i 1925′te buldu ancak 20 sene sonra kullanımına izin verildi.
- Kendi tedaviniz sırasında kemoterapi ya da radyoterapi kullandınız mı?
- Hayır kesinlikle kullanmadım…
- Peki kullanılması gereken bir kanser türü var mı?
- Radyoterapi uzmanlarına sorarsanız var, bana sorarsanız yok… Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir. Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir. Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır.
Atalarımızın içkisi şimdi tedavi aracı
- Yani atalarımızın içkisini şimdi tedavi amacıyla kullanıyorlar
- Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır. Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir. Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanseri olan ‘laetril’ içermektedir. Izgara etler ve füme besinlerin kanserojen maddeler taşıdığı kanıtlanmıştır. Japon bilim adamı Nagivara, taze buğday çiminde bu maddeyi etkisiz hale getiren enzimler ve amino asitler bulmuştur.
- Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
- Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir. Evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri….
- Buğday şırasını herkes yapabilir mi?
- Evet elbette mutlaka üretilebilir. İsterseniz tarif edeyim. Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur. Üzerine 3 bardak su klorlu olmamak şartıyla ilave edilir. Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir. Bu ilk su kullanılmaz, dökülür. Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir. 24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır. Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar.
- Az önce sözünü ettiğimiz ‘laetril’ buğday çiminden başka nelerde bulunur? Çünkü anlaşılıyor ki, ‘laetril’ kanserin tedavisinde en etkin maddelerden biri…
Elmanın çekirdeğini de yiyin
- Evet, Türkiye’de en kolay laetrile ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir. Ayrıca elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur. Amerika’daki ilaç sanayinin maşaları bu ‘laetril’ adlı ilacı yasaklatmayı başarmışlardır ama Meksika’da satılan ‘laetril’ bu ülkeden alınıp kaçak olarak ABD’ye sokulmaktadır. Laetril, vitamin ve minerallerle verildiğinde çok daha iyi sonuçlar alınmaktadır. ‘Kanserin Ölümü’ adlı kitabında Manner, bu madde ile yüzde 90 başarı kazandığını söylemişti.
- Acıbadem ve kayısı çekirdeği de laetril içeriyor öyle mi?
- Evet öyle. Türkiye’de acıbadem ve kayısı çekirdeğinin sıkça tüketildiği yerlerde resmi bir istatistik yok ama kanser vakalarının az olduğuna inanılıyor. Resmi istatistik yapılan bir ülke var… Pakistan’a komşu küçük bir prenslik olan Hunzakut’ta şimdiye kadar hiç kanser olayına rastlanmadı. Hanzakut’un özelliği temel besinleri kayısı ve kayısı çekirdeği…
Faydasız tedavilerin yerine HYDRAZINE SULPHATE
- Dünyada bugün kullanılmakta olan kemoterapi ve radyoterapi bağışıklık sistemini bozduğunu iddia ediyorsunuz. +*bBunun rakamsal kanıtı var mı?
- Elbette var. Mesela 1950′de kanserden ölüm bütün ölümlerin yüzde 8′ini oluşturuyordu. 1986′da yapılan istatistiklerde kanserden ölüm yüzde 24′e çıkmış. Bu da gösteriyor ki, kemoterapi ve radyoterapinin hiçbir faydası olmamış, zararı olmuş.
- Alternatif tedavilerin bir sıralamasını yapsak en öne hangisini koyarsınız
- Önceliği bağışıklık sistemini güçlendiren tedavilere veririm, daha sonra biyolojik tedaviler ve bitkisel tedaviler gelir. Bağışıklık sistemi konusunda Alman doktor Issel’in tüm beden tedavisi bugün bu ülkedeki 60/70 klinikte başarı ile uygulanmaktadır.
Başarılı bir yöntem: Tüm beden tedavisi
- Tüm beden tedavisi nedir?
- Joseph Issel de bizim gibi kanseri lokal bir hastalık olarak değil, tüm vücudu ilgilendiren sistemik bir hastalık olarak ele alılyordu. Ona göre vücutta sürekli olarak kanser hücreleri ürüyor fakat sağlıklı bir bağışıklık sistemi bu hücreleri hemen tahrip ediyor. Issel’in bir diğer tedavi yöntemi de, ayda bir olmak üzere, özel olarak muamele görmüş bir kolibasil aşısı olan Pyrifer ile ateş şoku tedavisi idi. Bu yöntemle hastadan bir miktar kan alınıyor, bunu ozon oksijen birleşim ile karıştırarak yeniden hastanın damarından enjekte ediyordu. Binlerce kanser hastası bu yöntemle iyileşmişti.
- Biyolojik tedavilerden de söz edelim biraz…
- Memnuniyetle efendim. Kanserde belli başlı ölüm sebebi ya tümörün hayati organları sararak yok etmesi,. Ya da glikojenezis denen bir kısır döngü sonucu oluşan savunma gücünü yok eder ve hasta basit bir enfeksiyonla bile ölebilir. Boston’daki Beth Israel Hastanesi şef patoloğu Dr. Harold Dvorak, ‘Gerçekte hiç kimse kanserden ölmez’ diyor. Çok başka sebeplerle, mesela organların iflası sonucu ölür. Kanser hücresinin glikoza olan açlığı, hızla çoğalmasından ötürü normal hücrelerden 10/15 kat fazladır. Üstelik glikozu da tam olarak yakmaz, fermantasyon yoluyla kullanır ve geriye atık olarak laktik asit bırakır. Bu atık karaciğere ulaştığında, bir enzim vasıtasıyla enerji birikimi de harcayarak yeniden glikoza dönüşürdü. Böylece karaciğerle tümör arasında hastayı tüketen bir alışveriş sürer gider.
- Bu durumda karaciğer ve kanser arasında yakın ilişki ortaya çıkıyor
- Evet efendim . Karaciğer ile kanser kitlesi arasındaki bu kısır döngüyü durdurabilirsek kanserin de ilerlemesini durdurabiliriz.
- Peki bunun ilacı bulunabildi mi?
- Elbette bulundu. 1970 yılından beri de kullanılıyor. ilacın içindeki aktif madde Hydrazine Sulphate… Bu madde laktik asidi, glikoza dönüştürüyor ve hem glikojenizisi durduruyor, hem de tümörlerin büyümesini. Bu durum ABD’de hemen kara listeye alındı, çünkü bilinen ilaçların kullanılmasının sona ermesi demekti bu durum. Eski Sovyetler’de, şimdiki Rusya’da halen kullanılıyor.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA…3 (20/09/2001)
BiLiNEN VE ARTIK REDDEDiLMESi iSTENEN YÖNTEMLER
KEMOTERAPi: Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan doktorlar bu kararlarını gözden geçirmeli. Kemoterapi yaptırılması şu an için kaçınılmaz olan kanser türleri de var ama bunların sayısı az.
CERRAHi: Kanserde cerrahi yöntemin başarı şansı küçümsenemez.. Ama yeni tedavi yöntemlerinin gelişmesiyle belki de cerrahi müdahaleye de gerek kalmayacak.
RADYOTERAPi: Prostat ve larenks kanserleri dışında radyo terapinin hiçbir faydası yoktur, zararı vardır!
Kanseri doğanın yardımıyla yenerek büyük bir başarı kazanan Operatör Doktor İlhami Güneral ile yaptığımız söyleşide görüyoruz ki, bugüne kadar tanık olduğumuz kansere karşı geliştirilen mücadele ve tedavi yöntemleri gerçekten de modası geçmiş yöntemler.
Dr. Güneral, tedavi aşamasında insanları tedavi olduğuna olacağına pişman eden, kemoterapi konusunda hayli tepkili… Güneral, ‘Sözümona, değeri kanıtlanmış önemli bir ortodoks metod da, toksik kemoterapidir. Tıp ilminde hiçbir konu, kemoterapi kadar eleştiri yağmuruna tutulmamıştır’ diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:
‘Teorik olarak oldukça çekici olan bu yöntem, enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotikler görünümündedir. Ne çare ki kanser hücrelerine yönelmesi ve onları öldürmesi umulan bu ilaçlar, aynı zamanda sağlıklı ve hayati dokulara da zarar vermektedir. Sadece kanserli hücreyi öldüren bir ilaç, ortodoks kanser tedavisi kataloglarında henüz yer almadı.
Kemoterapötik ilaçların çoğu, hücre çoğalmasının metabolizmini bloke ederek bölünmeyi durdurur. Kanser hücreleri, normal hücrelere göre daha hızlı bölünüp çoğaldığından, öldürücü antimetabolit etki, tercihen kanser hücrelerine yönelmesi gerekir. Ne yazık ki, kemoterapi yine hızla çoğalan, kemik iliği, mide-bağırsak mukozası ve saç folikülleri gibi- bazıları çok hayati hücreleri de zehirler.
Kemik iliği her şeyimiz
Kemik iliğinin kanserden korunmada olduğu kadar kanserle mücadelede de başrolü oynayan immün sistemin kaynağı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Kemik iliği bağışıklık sistemimizin temel taşı. Bu sistemin tahribi, lökopeni , kombositopeni , aplastik anemi gibi hastalıklara neden olur. Böylece kontrolü imkansız enfeksiyonlar başgösterir. Birçok kanser hastasının basit bir soğuk algınlığından ölebilmesi işte bu yüzdendir.
Kemoterapinin bağırsaklardaki etkisi daha da fecidir. Hastalar genellikle yutkunma ve sindirim güçlükleri çekerler. Bulantılar, ağız kenarında kanamalar, yaralar, diş etlerinde ve boğazda ağrılar, en kötüsü de sindirim yolundaki yaralar ve kanamalardır. Bu kanamalar bazen hastayı yarım saatte öldürecek kadar yoğun olabilir. Piyasada elliye yakın antikanser ilaç vardır. Bütün bu ilaçların müşterek niteliği zehirli olmalarıdır. Mesela, Methotrexate kutularında – ülkemizdeki kutularda bulunmayan- bir uyarı vardır: ‘Bu ilaç ancak, antimetabolit kemoterapi uzmanları tarafından uygulanabilir. Toksik ve hatta bazen ölümle sonuçlanabilecek etkileri, doktor tarafından hastaya önceden bildirilmeli ve hasta sürekli olarak doktorun kontrolü altında tutulmalıdır.’
Dr. İlhami Güneral, yakın dostu Macar Doktor John Haszlo’nun bir anısını aktarıyor. Dr. Haszlo şöyle diyormuş: ‘Öyle hastalar gördüm ki diyor, hastanenin park yerine geldiği anda ya da enjeksiyon için kullanılan alkol kokusuyla veya enjeksiyonu yapan hemşireye dışarda herhangi bir yerde rastlayınca kusmaya başlıyorlar. Bu, onların ilaca karşı ne derece şartlandıklarını gösterir.’
Kemoterapi nerede gerekli?
Burada Dr. Güneral’in iddiası çok sert: Kemoterapiden yararlanılan kanser tipleri çok seyrek görülen kanser tipleridir. Halbuki kanser vakalarının çoğunluğunu oluşturan ve büyük öldürücü diye tanımlanan akciğer, göğüs ve kolon kanserlerine kemoterapinin hiçbir yararı yoktur. Ayrıca bu ilaçların bizzat kanserojen oluşu, tedavi gören hastalarda, sonraları yeni tümörlerin oluşmasına neden olur. Hele kemoterapi, radyoterapi ile birlikte uygulanmışsa bu olasılık 25 kez daha fazladır. Kemoterapinin çok sınırlı olan yararı sistemik bir zehir olmasındandır. Aynı sebep yüzünden terk edilmelidir. Burada tekrar yüzyıllar öncesine dönerek, Paracelcus’un aforizmasını anımsayalım: ‘Her madde zehirdir, zehri ilaç yapan şey uygulama dozudur.’ İşte bu yüzden kemoterapinin hoyratça kullanılması birçok ölümlere neden olmuştur.
Söyleşinin bu bölümünde Dr. Güneral’e sorumuz çok net: ‘Peki, kemoterapiden tamamen vaz mı geçeceğiz?’ Yanıtı , ‘şimdilik değil’ oluyor ve ekliyor: Kanserin türü şu türlerden biri ise kemoterapi yaptırılabilir: Burkit Lenfoma, Choricarcinoma, Akut lenfoblastik lösemi, lenfositik lösemi, Ewing Sarkoma, yumurtalık kanseri ve testis kanseri. Bu kanser türlerine diğerlerine oranla çok nadir rastlanır ama kemoterapiden önemli derecede fayda görürler. Yakınlarınız bu kanser türlerinden başka birine yakalandıysa katiyen kemoterapi ya da radyoterapi yaptırmayın…
Radyoterapi de yararsız
Dr. İlhami Güneral, tıptaki ortodokslara çok kızıyor. New York Times yazarlarından Jane Brody ve ABD’deki ilaç firmaları tarafından manipüle edilen ACS’nin Başkan Yardımcısı Art Hallep’in, birlikte yazdıkları kitap, doktorumuzu iyice sinirlendiriyor. Bu kitapta yer alan, ‘Onkologlar, artık daha sık radyoterapi kullanıyor. Radyoterapi, ilk uygulanacak en etkili yöntemdir. Kanseri tamamen ortadan kaldırabilir ve geri kalan yaşamı daha huzurlu kılar’ şeklindeki ifadeler İlhami Bey’i kızdırıyor. Yine Macar asıllı doktor John Laszlo’nun sözlerini kendisine daha yakın buluyor: ‘Normal hücrelere zarar vermeden, radyoterapi uygulamak imkansızdır. Hele akciğer kanserlerinde yüksek doz radyasyon potansiyel bir tehlikedir.’
Cerrahi her zaman çare değil…
Cerrahi, bazı koşullarda, oldukça etkili ve vazgeçilmez bir metoddur. 1975 istatistikleri, cerrahi tedavi gören cilt kanserlerinde yüzde 85, göğüs kanserinde yüzde 60, kolon kanserinde yüzde 40, rahim kanserinde de yüzde 70 oranında teşhisten sonra 5 yıl yaşam süresi veriyorlardı.
Dr. İlhami Güneral’e göre, bugün kanserden şifa bulanların çoğu bunu büyük ölçüde cerrahiye borçludurlar. Dr. Güneral, ‘Buna rağmen Kanser cerrahisini yeni baştan gözden geçirmemiz gerekiyor’ diyor ve ekliyor:
‘ Cerrahi, uygulamanın sınırına dayanmış olmakla beraber cerrahların bilgi, cüret ve yeteneği, yine de kanseri yenemiyor. çünkü çoğu doktor için kanser lokal bir hastalıktır. Kanser kitlesini yok ettiğimiz takdirde onlar için hasta kurtulmuş demektir. Bu yüzden de kanser kitlesiyle birlikte ne olur ne olmaz diyerek komşu organlardan büyük bir kısım da tümüyle temizlenir. Şimdi modern tıbba düşen görev kanser tedavisinde daha sağlıklı daha etkili, daha az travmatik bir yol arayıp bulmasını gerektirir. Bıçağın erişebileceği alanlarda sınırı aşmayan cerrahi, güvenilir bir yöntemdir ama kanser sistemik bir enfeksiyon olduğundan kesin bir çare değildir.
MANTARLI PİLAV YİYİN!
Kanserle ilgili gerek ortodoks tıbbın, gerekse alternatif tıbbın tüm çalışmalarını yakından izleyen Dr. İlhami Güneral, kansere önlem, ya da tedavi anlamında çok önemli bir ilaç olarak bulunan MGN-3′ün Türkiye’ye getirilmemiş olmasından Sağlık Bakanlığı yetkililerini suçluyor.
İbrahim Güneral, MGN-3′ü şöyle tanımlıyor: ‘MGN-3 bağışıklık sistemini güçlendiren ve pirinç kepeğinden elde edilen doğal bir üründür. Pirinç kepeğinin antiviral etkisi çoktandır bilinmekteydi. Buradaki fark kepeğin moleküler yapısında oluşturulan değişikliktir. Bu değişiklik, yenilebilir bir mantar türü olan Hyphamycetes mycelia’dan çıkarılan ekstrelerle kepeğin enzimatik muameleye tabi tutulmasıyla oluşur ve kepeğin etkisini yüzde 300 artırır. Meydana gelen ürün MGN-3, kanserli hücreler için doğal öldürücü bir aktivite yaratmaktadır. Diğer doğal ürünlerin ise hiçbir kalıcı yan etkisi yoktur.
Uygulamadan önce ve aylar sonra hastaların tetkikinde karaciğer ve böbreklere hiçbir zarar vermeği ve kandaki enzim seviyelerinde de bir değişiklik yapmadığı saptanmıştır.Bu ilaç 250 mg’lik kapsüller halinde piyasaya sürülmüş olup 50 kapsüllük şişesi 60 USD’dir. Ne çare bu ilacı ülkemizde temin edemiyoruz.’
İbrahim Güneral’e soruyoruz. Türkiye’de insanlar bu ilaca karşılık ne yapabilirler diye. Yarı ciddi, yarı şaka yanıt veriyor: ‘Mantarlı pilav yemek zorundayız galiba…’
Bence ciddiye alınmalı…
Pirinç kepeği önemli bir ilaç ama Türkiye’de bulunmuyor öyleyse mantarlı pilav yiyin!
YEŞİL ÇAY MUCİZESİ
Yeşil çayın kanser hücrelerinin oluşmasını önlediği bilimsel olarak açıklandı. Purduc Üniversitesi araştırmacılarından Dorothy Morre ve D. James Morre, ABD’nin San Francisco kentinde düzenlenen Hücre Biyolojisi Birliği kongresinde yaptıkları araştırmalarda, yeşil çayın yapraklarında EGCg bileşimi bulduklarını ve bu bileşimin kanser hücrelerini öldürdüğünü bildirdiler.
EGCg bileşiminin kanser hücrelerini, tam oluştukları sırada öldürdüğü ve kanserli hücreleri öldürürken, sağlam hücrelere zarar veremediği ileri sürüldü. Yeşil çay yapraklarının anti kanser bileşimleri açısından zengin olduğunu açıklayan bilim adamları çayın içinde bulunan EGCg bileşimi ve diğer anti kanser maddelerinin özellikle göğüs; prostat ve kalın bağırsak kanserlerini önlediği inancındalar.
Araştırma raporunda, günde 4 bardak yeşil çay içenlerin, kanser hücrelerinin oluşmasını önledikleri ileri sürülüyor. Araştırmacılar, EGCg bileşiminin kanserli hücreleri bölünebilecek büyüklüğe gelmeden yok ettiğini ifade ediyorlar.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan: Nedim ATİLLA…2 (19/09/2001)
Antikanser diyet
Güvercinleri örnek alın… Çünkü güvercinler kansere yakalanmayan yegane kuş!
Taze sebze, meyve ve zeytinyağı kanseri önlüyor!
Dr.İlhami Güneral’in kendisine ‘rehber’ edindiği ünlü uzmanlardan biri de Dr. Cornelis Moerman. Bu doktorun The Cancer Survivers adlı kitabından yaptığı alıntıda Dr. Güneral şöyle diyor:
‘Dr. Moerman, gerçekte sağlıklı bir insanda kanser oluşmayacağını ileri sürüyor. Ona göre, insan vücudundaki her hücrede latant, yani uyuklar durumda bir virüs bulunuyor. Sağlıklı insanda zararsız bir sembiyant yani zorunlu beraberlikte olan bu mikrop, uzun süren bir yanlış beslenme sonucu dokuların zayıflaması ve metabolizmanın bozulmasından ötürü kanser oluşumuna neden oluyor.
Dünyada iki canlının kanserden ölmediği kesinleşmiş durumda: Köpekbalıkları ve güvercinler. Dr. Moerman, güvercinlerin beslenme şekillerini değerlendirerek 10 yıllık araştırmaları sonucu şu diyeti öneriyor:
1-A vitamini kanseri önler: Taze meyve ve sebzede, yoğun olarak da zeytinyağında A vitamini var… En çok A vitamini bulunduran sebze ise karnabahar…
2-B kompeksi vitaminler kanseri önler… Nobel ödüllü Alman biyokimyacı Otto Warburg, ‘B2-B3 ve B5 karışımı kansere karşı en güçlü koruma yöntemidir’ diyor. Bu vitaminler kuzu ve oğlak ciğerinde var.
3-C vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir. İki kez Nobel ödülü alan Dr. Linus Pauling, doğru zamanda, yani kemoterapi görmeden günde 10 gram C vitamini alan kanserlilerin almayanlardan 20 misli uzun yaşadıklarını kanıtladı.
4- E vitamini DNA tahribatını önler: Ekmekte bol bol var….
5-Sitrik asit: Limonda bol miktarda var. Kanı sulandırır.
6- İyod: Bu mineral troid bezinin çalışmasını dengeler. Tuzu az kullanın, kullanırken iyotlusunu tercih edin…
7-Demir: Kanda oksijen taşıyan bu pigmenti ihmal etmeyin.
8-Kükürt: Çok atlanan bir önemli maddedir. Hücreyi yaşatır. Lahana ve brüksellahanasında bol miktarda bulunur.
Kanser tedavisinin dahileri ve gestapolar!
Bugün , kanserle mücadelede bilinen ilaç yöntemlerini reddeden dahiler Dr. Lavrence Burton, Dr. Gaston Naessun ve Dr. Stanislav’ın geliştiği yöntemleri anlatacağız. Bu doktorlara karşı fikir geliştirenler, yani tıp gestapoları da bugünkü konumuz içinde yer alıyor
Doktor İlhami Güneral ile yaptığımız söyleşi sırasında bize ünlü Amerikalı hekim, Kaliforniya Tıp Okulu’nun efsanevi ismi, Alan Levin’in bir sözünü anımsattı. Dr. Levin şöyle diyordu: ‘Bu ülkede kanserlilerin çoğu kemoterapi yüzünden ölüyor. On seneye yakın bir süreden beri istatistiklerin kanıtladığına göre, göğüs, kolon ve akciğer kanserlerinde kemoterapi tamamen etkisizdir…’
İlhami Bey’le konuşurken görüyoruz ki, bizim alanımız gibi görünen enformasyon akımı düzenlemesi içinde yer alan ‘missenformasyon’ yani elde edilen bilginin kasıtlı olarak geniş halk kitlelerince paylaşılmaması, tıp dünyasında, özellikle de kanserle savaşta çok önemli bir etken olarak görülüyor. Sırf ilaç satmak, daha çok kazanmak, daha çok zengin olmak uğruna milyonlarca insanın ölmesine göz yumuluyor. Kanserle mücadelede önemli (!) bazı kuruluşların başında, kanserin dolaylı yoldan üreticileri de yer alıyor. Amerikan Senatosu’na bağlı çalışan Office of Technology Assessment yani teknolojiyi değerlendirme idaresinin raporu da tüm bu iddiaları kesin olarak doğruluyor: ‘Yapılan incelemelerde görülmüştür ki, konvansiyonel tedavi yöntemleri kanser vakalarının ancak yüzde 10-20′si üzerinde etkilidir.’
Dr. Güneral’ın Arma Yayınları’ndan çıkan ‘Kanserden Korkma….’ adlı kitabından öğrendiğimize göre, Nixon’un başkanlığı döneminde ateşlediği ve milyarlarca dolar harcanarak yürütülen Kanserle Savaş hareketi bir fiyaskoyla sonuçlanmış ve kanserden ölüm oranı 20. yüzyılın son çeyreğinde yüzde 5 oranında artmış.
İki kez Nobel ödülü kazanmış olan Dr. Linus Pauling, ‘Herkes şunu bilmelidir ki, konvansiyonel yöntemlerle yani kemoterapi, radyoterapi gibi yöntemlerle, kanserle savaş büyük bir aldatmacadır’ diyor. ABD’deki Milli Kanser Araştırma Komisyonunda uzun süre çalışan ve DNA’nın ‘çift heliks’ denilen ve insanın doğasını çözmede büyük işe yarayan yapısını çözen yine Nobel ödüllü Dr. James Watson daha da sert konuşuyor: ‘Bu kanser savaşı hikayesi bir öbek pislikten başka bir şey değildir…’
Hastaları bırakalım ölsünler mi?
Büyük araştırmacı Dr. Robert Atkins ise ‘Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan bir doktor hoşgörülü bir tabirle budala, fakat gerçek anlamda bir canidir’ derken, Operatör Doktor İlhami Güneral da soruyor: ‘Bugün Türkiye’de uygulanmakta olan kanser tedavi yöntemi sadece ilaç satıcılarına yaramaktadır’. Biz de İlhami Bey’e soruyoruz ister istemez:
‘Peki kanserli hastaları bu bilgisizlik ve ihanet okyanusunda kendi kaderlerine mi terk edelim.?’
Dr. Güneral, bu yazı dizisinin yanı sıra bir süre önce yayımlanan kitabının da okunmasını salık veriyor herkese: ‘Ben bu kitabı kanserlilere ve de özellikle tıbbın duragan ve dogmatik bir bilgi yığını olmadığına inanan tüm meslektaşlarıma, kanserin hiç de sanıldığı gibi bir bela olmadığını kanıtlamak için yazdım. Yeter ki, bir kez olsun ilim tarihinde yeni buluşları, o günkü otoritelerin gösterdikleri olumsuz ve acımasız tepkileri anımsasınlar. Anımsasınlar ki, Paracelsus’tan Pastör devrine kadar, tam 400 sene cerrahlar, ellerini yıkamamakta ısrar ederek yüzbinlerce ameliyatlının ölümüne neden olmuşlar, mikroptan söz eden Pastör yaşamının büyük bölümünde meslektaşları tarafından alay konusu edilmiş ve nihayet Jenner milyonlarca hayat kurtaran aşısının nasıl etki gösterdiğini açıklayamadığı için meslektaşlarının hücum ve baskısıyla karşılaşmıştı, Bugün de aynı haksızlık süre gelmekte, sömürü düzenine ve bilgisizliğe ters düşen, daha doğrusu ilaç kartelini tedirgin eden buluşların sahipleri gestapovari baskılarla ülkelerinden sürülmekte ve başka ülkelerde yaşamak ve yaşatmak zorunda bırakılmaktadırlar. Ne yazık ki, kanser hastalarının önünde tedavi olanaklarına set çekilen bir duvar dikilmiştir’
Kimdir bu buluş sahipleri ve kimdir onları engelleyen modern gestapolar… Dr. Güneral onları da tek tek anlatıyor…
Bağışıklık sistemini korumak şart
Dr. Lawrence Burton bugün sözünü edeceğimiz ilk dahi… Daha 1960′larda farelerde kanseri durduran bir kan faktörü keşfetti. Uzun araştırmalardan sonra gördü ki, insanlarda kimi kan faktörleri, sinerjik olarak koordinasyon içinde çalışmakta ve kanser kitlesini yok etmektedir. Yine araştırmaları, kanserli hastalarda bu faktörlerin yok denecek kadar azalmış olduğunu gösteriyordu. Yani hastanın tedavisi yine kendisinde saklıdır. Dr. Burton ve birlikte çalıştığı arkadaşı Dr. Friedmann peş peşe gösteriler yaparak farelerdeki kanseri kısa bir sürede tedavi etmişlerdi. Bu gösterilerde tümörü tedavi eden bir ‘antibadi’ vücuda zarar vermeksizin çalışıyordu. Verilen serumun adını Tumor Necrosing Factor (TNF) koymuşlardı.
Dr. İlhami Güneral bu duruma medyanın yaklaşımını şöyle anlatıyordu:
‘Bu benzeri görülmemiş olay, tüm dünya gazetelerinin baş sayfalarında yer alırken, ilaç sanayiinin maşası olan Amerikan medyası kasıtlı olarak bir suskunluğa bürünmüştü. Sadece Los Angeles Herald Examiner alaylı ve kışkırtıcı bir başyazıda şöyle soruyordu: Farelerde 15 dakikada kanser tedavisi, sıra insanlarda mı?
İki kez tekrarlanan bu dramatik gösteri kanser sanayiinin payandalarında çatırtılar meydana getirmiş ve bu sanayii besleyen üç önemli kaynağın, cerrahi, radyoterapi ve kemoterapinin- var olma nedenini tartışmaya açacak bir durum meydana getirmişti. Burton ve Friedmann’ın üzerinde büyük baskılar kuruldu, hastalarını iyileştirmelerine karşın çalışmalarına önce yasak getirilmek istendi. Hem de kendilerine patent veren kuruluş olan FDA tarafından. Amerikan vatandaşlarına AIDS ve Hepatit bulaştırdığı gibi düzmece bir gerekçeyle Amerika’dan kaçmak zorunda bırakılıp, Bahama Adaları’nda açtıkları klinikleri bile kapatıldı.
Bahamalar’da şifa bulmuş olan yüzlerce ABD vatandaşı Kongre Binası önünde eylem yapınca klinikleri 8 ay sonra açıldı. Burton’un en büyük zaferi ise Senatör adayı Dick Jacobs’u kendisine yöneltilen ‘şarlatan’ suçlamalarına karşın iyileştirmesi oldu. TNF denilen ve bağışıklığı insanın kendisinin ürettiği bir faktörle tedavi eden yöntem halen çok başarılı bulunuyor, ama ilaç sanayi bu yöntemi reddetmeye devam ediyor.
Somatid devrimi…
Dr. Burton’un başına gelenlerin benzerleri Gaston Naessens’in başına da gelmişti. Gaston Naessens, henüz Fransa’da iken, çığır açan antikanser ilaçlar bulmuştu. Bu alanda ünü yayılır yayılmaz tıp otoriteleri yasa ve yetki dışı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle onu mahkemeye verdiler. Gaston Naessens, büyültücü gücü yüksek bir mikroskobu ürettikten sonra normal mikroskoplarda görülmesi imkansız olan canlı organizmalar keşfetti, bu organizmalara ‘somatid’, mikroskopuna da, ‘somatoskop’ adını verdi. Somatidler, sağlıklı insanda üç değişim gösteriyordu: Somatid, spor ve çift spor. Uzun inceleme yıllarından sonra şu sonuca vardı: İnsan veya hayvanın bağışıklık sistemi herhangi bir nedenle zayıfladığında, somatidler 13 ek gelişme gösteriyordu. Sonuncu evrede ise insan ya da hayvan da bir sürü dejeneratif hastalıklar ve hatta kanser görülüyordu. Somatidledrin bu gelişim şekillerine bakarak, bir insanın hastalığa tutulabileceği 1.5 yıl önceden anlaşılabiliyordu. Gaston Naessens’e göre kanser bir bağışıklık sistemi hastalığıydı.
İnsanın yaşadığı, özellikle stresli dönemlerde, biyolojik bozukluklarda ve zehirlenmelerde somatidler ‘azarak’ birbiri ardına 13 gelişme yaşarlar. Hücreler ilkel özelliklerine dönüşür ve süratle çoğalmaya başlarlar ve sonunda kanser belirir…
Gaston Naessens, bu olayı tersine çevirecek bir ilaç geliştirdi. Azotla zenginleştirilmiş bildiğimiz ‘kafurun’ dan 714-x dediği maddeyi buldu. Bu madde tümör hücrelerinin tüm azot ihtiyacını gidererek kanserojen faktör olan CKF salgısını durduyordu. Gaston Naessens’in uygulamaları Kanada’da büyük başarı kazandı ve hastalar Kanada’ya akın etmeye başladılar (1991). Önceleri çalışmaları engelleyen gestapoların elleri Kanada’ya kadar uzandı vce Quebec Tabibler Birliği, bir kanserlinin doğal ölümünü Gaston Naessens’in tedavisine bağlayarak onu cinayet suçundan mahkemeye verdi. Olayı duyan bütün hastalar Gaston Naessens’in yardımına koştu ve dava kazanıldı. ilaç tekelleri kafurunlu tedaviyi halen reddetmeye devam ediyorlar….
Büyük ilaç pek yakında
Burton ve Naessens’in ardından bir başka dahi isim ise Dr. Stanislav Burzynski… Polonya asıllı bu doktor da, ülkesindeki baskılar sonucu Amerika’ya kaçmış ama Hürriyet Abidesi’nin batısında da aradığı adaleti ve hürriyeti bulamamış bir insan. Yaptığı çalışmalar sonucu defalarca hasta bakma ve tedavi hakları elinden alınmış. Yaptığı buluş vücutta bozulan hücrelerin idrar yoluyla atılmasıydı. Bunun için bir hap içilmesi yeterliydi. Hapın adını Burzynksi koymuştu ve bu konuda son derece ucuz, kolay üretilebilecek bir ilaç bulmuştu: Antineoplaston. Bu ilacın imali için Amerika’da birçok ilaç firmasına başvurmasına karşın ‘kanser monopolü’ bu başvuruları geri çevirdi. Dr. İlhami Güneral, Burzynski’nin geri çevrilmesini çok normal bulmuş. Diyor ki, ‘Zira eski yatırımlara iflas tehdidi görüntüsündeki hiçbir yeniliğe yeşil ışık yakamazdı bu monopol…’
Dr. Güneral’in umutları kendisini yanıltmazsa, Burzynski’nin bulduğu ‘Antineoplaston’ adlı ilaç kısa bir süre sonra İsviçre, Tayvan, Filipinler ve Rusya’da üretim başlayacak. Bakalım o zaman Amerika’daki ilaç firmaları ne yapacaklar?
Gestapolar kimdir?
Dr. İlhami Güneral ile Gölcük kıyısında, doğal klima ortamında yaptığımız söyleşi sırasında bilinen kemoterapi yöntemlerinin kanserin yüzde 90 türünün tedavisinde işe yaramadığını artık Amerika’daki karar organı olan FDA’nın da kabul etmesine rağmen gestapo tavrın değişmediğini söylüyordu.
Peki kimdi bu gestapolar:
Söz Güneral’da:
‘Konuştuğum bir çok meslektaşım ve aklıbaşında insanlar, bana hep bu soruyu yönelttiler. Bu sorunun yanıtını çözümlemek için iki önemli faktörü incelememiz gerekiyor.
1-Yeni kanser ilaçlarına ve tedavi yöntemlerine olur ya da olmaz kararını verecek olan yetki organı.
2-Bu ilaçların üretim ve pazarlaması için gereken mali kaynaklar.
Birçok sanayi kuruluşu kanserle savaşıyor gibi görünen kurumların ortağıdır. Asit yağmurları ve sanayi atıkları ile göl ve denizlerimizde canlı bırakmaz, kutuplardaki ozon deliklerini yaratırken, bu global cinayetlerin baş sorumlusu olduklarını unutup himayelerine aldıkları Ortodoks kanser tedavi üçgeni sayesinde işlerini istedikleri gibi yürütüyorlar. Büyük ilaç sanayi, kendi programının ürünü olmayan yeni buluşların daima karşısındadır…
Yaşamımızı hormonlar yönlendiriyor
Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güngör Akçay, insan yaşamını yönlendiren metabolizmayı etkileyen hormon hareketlerinin mevsimlere göre değiştiğini, bu durumun, insanın günlük yaşamındaki hareketlerine önemli ölçüde etkisi olduğunu söyledi.
A.Ü Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Endokrinoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akçay, yaptığı açıklamada, insanın yaşamını metabolizma faaliyetlerinin yönlendirdiğini, metabolizmayı düzenleyen hormonların ise metabolizmayı hızlandıran veya yavaşlatan özelliğe sahip olduğunu belirtti. Akçay, hormonların, mevsimler ve hava sıcaklıklarına göre vücutta önemli değişiklikler meydana getirdiğini kaydetti.
Metabolizma ile hormonlar arasındaki zincirleme bağlantının, insanın psikolojik durumu ve günlük yaşamında karar verme yeteneği üzerinde etkili olduğunu belirten Akçay, bu durumun, özellikle mevsim değişikliklerinde belirgin bir şekilde ortaya çıktığını vurguladı. Akçay, insan yaşamını yönlendiren metabolizmayı düzenleyici hormon hareketlerinin, mevsimlere göre metabolizmayı artırıcı veya azaltıcı yönde geliştiğini belirterek, insanların, birçok kez kendilerinin bile farkında olmadan değişik tutumlara büründüğünü söyledi. Yaz mevsiminde sürekli sıcak havadan dolayı vücudun bu duruma uyum göstermesi için metabolizmayı artırıcı hormonların ön plana çıktığını belirten Akçay, hormonlardaki bu hareketliliğin, insanda saldırgan ve sinirli bir tutum ortaya çıkardığını ifade etti.
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı
Hazırlayan Nedim ATİLLA…1 (18/09/2001)
Mikrobik ve sistemli bir hastalıktır!
Dr. İlhami Güneral’le yapılan söyleşiden:
19. yüzyıl sonlarına doğru, bir Fransız cerrah ve biyologu Dr. Antoine Bechamp insan kanında çok küçük mikroorganizmalara rastladı. Mirozima diye adlandırdığı bu canlıların aynı zamanda pleomorfik yani değişik biyolojik koşullarda şekil ve hacim değiştirebilir tabiatta olduklarını gördü. Fakat o günkü teknoloji bu mikroplar hakkında daha geniş bilgi edinmesine yetmedi.
1920′lerde Kanadalı Dr. Glower ve Scrantonlu Dr. Clark birbiri ardından tüm kanser dokularında bir mikro-organizmanın olduğunu görmüşler ve ‘Glower’ organizmaları diye adlandırdıkları bu mikrobu at ve koyunlara aşılayarak elde ettikleri serumlarla kanserli hastalarda çok olumlu sonuçlar almışlardı.
Kanserin bu mikrop tarafından oluşturulduğu 1947′den itibaren ABD’de önce Dr. Virginia Livingston onun ardından da Gaston Naessens, Avusturyalı Dr. Franz Gerlach, Almanya’da Dr. Issel, İtalya’da Dr. Mori ve Dr. Clara Fonti tarafından deneylerle kanıtlandı.
Bugün tüm dünya kanser sanayinin dümen suyundaki tıp kuruluşları ve tabipler dışında kanseri bu hekimler basite indirgediler:
1-Kanser mikrobik ve sistemik bir hastalıktır.
2-Kanser ancak bağışıklık sisteminin gücünü yitirdiği koşullarda kendini gösterir. Bu bakımdan kansere bir bağışıklık sistemi hastalığı diyebiliriz.
3-Bağışıklık sisteminin de bilinen, klasik yorumu değişmiş, yerini tahrip ve tamir sistemine bırakmıştır.
Kanserden korkma, modası geçmiş tedaviden kork!
87 yaşında olmasına karşın en çok 55-60 yaşında gösteren Operatör Doktor ilhami Güneral, yakalandığı kanseri bilinen tedavi yöntemlerini reddederek, saçı dökülmeden, ağrı çekmeden, kıvranmadan, genç kalmayı başararak nasıl yendiğini AKŞAM’a anlattı…
Dostlarımız Sedef ve Muzaffer Tunçağ, bu yazı dizisinin kahramanı İlhami Güneral ve ailesiyle, Gölcük’ün o cennet köşelerinden biri olan villada bizi tanıştırdığında, bilinen ve gazeteciliğin getirdiği aceleciliğimizle Ödemişliler’in sevgili doktoruna peş peşe sorular sormaya başlamıştım bile.
Kendisi hakkında bize anlatılanlar doğru muydu, kansere kaç yaşında yakalanmıştı, yakalandığı bu hastalığı nasıl yenmişti? Yanıtlarının özetinde, ‘her şeyi doğada aramak ve bulmak vardı’ ilk gün iki saat kadar konuştuk, o kadar çok şey sormuştum ki, sonunda bana Arma Yayınları’ndan çıkan iki küçük kitabı armağan etmişti. Kitaplarının birinin kapağında ‘Kanserden Korkma… Modası Geçmiş Tedaviden Kork’ yazıyordu. Ancak İlhami Güneral’in anlattıklarının yanında kitaplarda yazılanlar hiçbir şeydi… Bu görüşmeyi bir yazı dizisi haline getirmeyi düşündüm hemen, AKŞAM’ın Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Genç’e durumu anlattığımda onun da ilgisini çekti bu durum ve karşınıza bu yazı dizisi çıktı.
‘Zaten kanserle yaşıyoruz’
Bir tıp hekimi ve ulaslararası alanda başarı kazanmış bir insan olarak size sormak istiyoruz. Kanserden korkmaya neden gerek yok?
50 yıldan beri değişik tür araştırmalar, birbirlerinden binlerce kilometre uzaktaki bilim adamlarının çalışmaları, yeni buluşlar, kanseri deşifre etti. Kanser basit bir enfeksiyondur, yani mikroptur. Her insanda, her hayvanda, bitkilerde bile, doğumdan ölüme kadar gelen bir sembians yani birlikte yaşama vardır. Bu mikrop bizimle birlikte doğuyor, bizimle birlikte yaşıyor, ama bu mikrop canlının bağışıklık sistemi şu veya bu sebeble zayıfladığı zaman, derhal patojen hale geliyor. Kanser mikrobunun diğerlerinden farkı değişken olması, yani 16 değişik şekle, 16 değişik formasyona girebilen, hatta virüsü taklit edecek kadar küçülebilen bir mikrop bu. Birçok araştırmacıyı da bu yüzden aldatabilen bir mikrop bu. Bu mikrop patojen hale gelince, vücudun en zayıf noktasında ur teşekkül ettirebiliyor. Uru, kanser olarak yorumlamak en yanıltıcı yorumdur. Çünkü ur, kanserin bir görüntüsüdür. Kanser insan vücudunda bir potansiyel olarak durmaktadır.
Kaç tür bağışıklık sisteminden söz edilebilir.
İki tür bağışıklık sistemi var. Birisi ruhsal bağışıklık sistemidir, diğeri de fizyolojik yani bedensel. Ruhsal sistem fizyolojik sistem kadar önemlidir.
Sizin yaşadığınız olayda fizyolojik bir bozukluktan söz edilebilir mi, yoksa psikolojik sisteminizde bir bozukluk var mıydı?
Benim öyküm 1992 yılında prostatımın büyümesi ile başladı… Uzun süre prostat büyümesinden şikayetçiydim. Buradaki doktor arkadaşlarım bana prostatı küçültecek ilaçlar verdiler, bazı tavsiyelerde bulundular. Şikayetlerim iyice artınca ben Ankara’ya gittim. Ankara’da yapılan tetkikler benim prostat kanseri olduğumu, kanserimin de en ilerlemiş safhada, 5.5 grat denilen noktada olduğunu ortaya çıkarmıştı. Kanser anatomi patolojik olarak değerlendiririliyor ve kanserin en ilerlemiş hali 5.5 grat veya 6 grattır. PSA değerim de 100 olmuştu. (PSA: Prostat kanseri ölçüsü) Yapılan tetkiklerde karın içindeki lenf bezlerimde de metastazlar görülmüştü.
‘Radyoterapiyi reddettim’
Türkiye’de çare bulunanamadığı için mi Amerika’ya gitmeye karar verdiniz?
Teşhisin konduğu üniversite hastanesindeki profesör bana, ‘Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne gidin, orada çok iyi doktorlar var’ dedi. Mutlaka radyoterapi yaptırmamı öğütledi. Ben meslek hayatımda radyoterapi ve kemoterapinin çevremdeki hastalara ne yaptığını, ne yapamadığını biliyordum…
Umutsuzluğa kapıldığınız oldu mu?
Bana umut veren bir şey o an aklıma geldi ve umutlandım. 1986′da yayımlanan National Geografic Dergisi’nde ‘Kanserle Savaş’ta yeni bir metoddan söz edilmişti. Hemen o dergiyi bulup yeniden okudum. Amerika’da uğradığım kitapçılarda bu dergide bahsedilen kitabı aradım bulamadım. Bu arada ‘Kansere Karşı Zafer’ adlı başka bir kitapla tanıştım. Bu kitabın referanslarını okudum. Kütüphanelerde ve kitapçılarda günlerce dolaşıp okuduktan sonra anladım ki, kanser basit bir enfeksiyondur ve bunun tedavisi de bütün enfeksiyonlar gibi mikroba karşı ve bir de zayıflayan bağışıklık sistemine karşı yapılacaktır.
Nasıl tedavi oldunuz? Nasıl iyileştiniz?
İlaç sanayi ile işbirliği yapmayan, kemoterapi ve radyoterapiyi reddeden doktorların sayesinde. Otojen aşı denilen yöntemle iyileştim. Benim mikrobumdan aşı ürettiler ve beni iyileştirdiler. Daha sonra eşimden alınan kandan TNF denilen, ‘tümör nekrosis faktör’ araştırması yapıldı. Bu sistem karaciğerin kendisini yenileme gücünü artıran, bir nevi savunma sistemine katkı sağlayan bir yardımcıdır. TNF aslında insanın içinde yer alan sistem. Vücudun kanser olacağını hissettiği anda harekete geçiyor ve ‘nekros’ dediğimiz hareket başlıyor.
İki yıl içinde tamamen iyileştim
Hemen algılamak kolay değil, ama vücudun kendi kendini sigortası diyebiliriz galiba..
Elbette öyle diyebiliriz. Bu nekros hadidesi çoğalıp da karaciğere fazla yüklenince başka bir faktör harekete geçiyor. Bu bütün insanlarda bulunan, ancak kanserlilerde bulunmayan bir faktör. Karaciğerin kendi kendine ürettiği sistem. Bana uygulanan tedavi buydu, karaciğerin ürettiği salgıları yeniden üretmemi sağladıkları komple bir tedaviydi bu. Her sağlıklı insanda bulunuyor. Benden alınan kanla otojen aşı üretildi, karımdan alınan kanla nekros sistem çalışmaya başladı.
Başka bir ilaç kullandınız mı?
Kemoterapik anlamda soruyorsanız kesinlikle hayır, başta A vitamini olmak üzere çeşitli vitaminler kullandım sadece.
Tam olarak ne zaman iyileştiniz?
İki sene sonra tamamen iyileşmiştim.
İyileşmiş olarak hayata döndünüz ve bunları paylaşmak istediniz. Zaten bu yazı dizisinin hazırlanmasının kökeninde de sizin bu paylaşma arzunuz var…
Hemen bildiklerimi, deneyimlerimi, başımdan geçenleri paylaşmak için kolları sıvadım. Bu konuda kitap yazdım, kitaplarım çok ilgi gördü. Şimdi başımı kaşıyamayacak kadar çok müracaat oluyor.
Kimler size geliyor?
Klasik tedaviden bağrı yanan, artık bir şey yapamayacak duruma gelenler beni arıyorlar. Doktorların artık yapacak bir şey yok, eve götürün dediği hastalar geliyor ama benim bir koşulum var. Şayet hastaya kemoterapi uygulandıysa, yani daha da kötü duruma düşürüldüyse ben de yapacak bir şey yok diyorum. Benim istediğim hasta değil. Benim istediğim hekimlerin, akademisyenlerin, onkologların izzeti nefis meselesi yapmadan benimle bu bilgileri paylaşması gerek. Ben Türkiye’de yaşayan bütün kanserlileri tedavi edemem ama Türkiye’de yaşayan kanserlilerin yüzde 80′ini kurtarabilecek bazı veriler var. Bu teyid edilmiş durumda.
Teyid edilen bilgiler nelerdir efendim?
Bu hastalık bir mikrop hastalığıdır ve mikrop nasıl tedavi ediliyorsa öyle edilebilir. İşin bir başka garip tarafı ise, bir hastanın hasta olduğunda en çok güvenmesi gereken şey kendi bağışıklık sistemidir. Halbuki kemoterapi de, radyoterapi de bağışıklık sistemini yok ediyor ve ben bu tür hastaların tedavisini kabul etmiyorum.
Sizinle neden uzlaşmıyorlar acaba ?
‘Nasıl olur da Ödemişli bir doktor böyle şeyler söyleyebilir. Nasıl olur da bizim bilgilerimize ters düşer? Onu mu dinleyeceğiz?’ diye düşünüyorlar herhalde. Bu şeref bana ait değildir, ben sadece nakledebiliyorum.
Hastalıkla ilgili öncelikli öneriniz nedir?
Bu hastalığa yakalanmamak için öncelikle sigarayı unutun! Sonra da stresten uzak durun ve bol bol egsersiz yapın..
13 Ekim 2009
Kanserden Korkma
| etiketler:
Kanserden Korkma |
Yorumlar Kapalı