Türkiye’de eTicaret hacmi 2010′da 10 milyar dolar

cenk_anginTürkiye’de geçen yıl 3,2 milyar dolar civarında olan online ticaret hacminin 2010 yılında 10 milyar dolara çıkması bekleniyor.

Dünyanın en büyük elektronik ticaret şirketi eBay’ın Türkiye iştiraki GittiGidiyor.com’un Genel Müdürü Cenk Angın, 2 milyon 200 kayıtlı üyesi, 500 binden fazla günlük ziyaretçisi ve bir milyonun üzerinde günlük satış fırsatıyla Türkiye’nin en büyük elektronik ticaret platformu haline geldiklerini belirtti. Angın, eBay’ın Türkiye için hazırladığı rapora göre 2007 yılında 3.2 milyar dolarlık e-ticaret gerçekleştiğini, bu rakamın 2010 yılında 10 milyar dolara çıkmasının beklendiğini söyledi.

Hizmet alışverişlerinin yanı sıra sanal mağazalarda tüketim mallarına yönelik e-ticaret oranının ise 500 milyon dolar seviyelerinde olduğunu anlatan Angın, Türkiye’nin e-ticaret konusunda henüz yolun başında olduğunu, ancak bunun sektörün büyümesi açısından sağlıklı bir durum oluşturduğunu, tüketicilerin güvenebileceği çevrimiçi mağazalar arttığında e-ticaretin de artış göstereceğini belirtti.

DOLANDIRICILIKTA GERÇEK HAYATA DİKKAT

Angın, tüketicinin internetteki sahtekarlıklardan çok gerçek hayattaki dolandırıcılıklara dikkat etmesi gerektiğini vurguladı. Vatandaşların elbette e-ticarete başlamadan önce mağduriyet riski olmayan alışveriş sitelerini tercih etmesi gerektiğini dile getiren Angın, şunları söyledi: ”Daha sonra da bankaların sanal kartlarıyla rahat bir alışveriş yapabilirler. Ayrıca, bilgisayarlardaki virüs ve benzeri tehditler karşısında da hazırlıklı olunmalı. Tabii gerçek hayattaki riskler de unutulmamalı. Kredi kartları ödeme için görevlilere verildiğinde de numaraları tespit edilip yabancı kişiler tarafından kullanılabilir.”

Kendi Beşiktaşımın gerçek sahibiyim!

cem_dizdarBeşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, ki tribünlerdeki ünlü ‘kuru temizleme’ harekatıyla da tanınmaktadır, onlarca veciz çıkışından birini daha yapmış ve buyurmuştur; “Beşiktaş’ın gerçek sahibi 22 bin kongre üyesidir..”

Haliyle ben ve benim gibi, iktidar olma meselesiyle derdi olan ve iktidar hırsının bizzat ‘iktidarın’ kendine yaradığını düşünen bütün Beşiktaşlılar’ı, Beşiktaş’ın ‘gerçek sahipliği’nin dışına koymuştur. Ben ve tanıdığım bir sürü iyi insan, iyi Beşiktaşlı, değil ‘kongre üyesi’, kulübe üye bile olmadığımız için, sinek kadar değeri olmayanlar sınıfına dahil olmuş oluyoruz doğal olarak Demirören’in gözünde. Oysa iş lafa geldiğinde sık sık “büyük Beşiktaş taraftarı”ndan söz edenler tahmin edebileceğiniz gibi Demirören gibi ‘iktidar’la alış verişi olanlardır. “Yeni forma yaptık koşun alın” diyen de keza o ve ekibidir.
* * *
“Kombineler tükenmeden kapın” dediği insanların ya da televizyon başında avuçlarının içi terleyerek, tırnaklarını yiyerek, sandalyede hop oturup hop kalkarak, sigara üstüne sigara yakarak Beşiktaş’ı izleyen milyonlarca insandan hiçbiri ne üye, ne kongre üyesidir. Demek ki, o kadar insan Demirören’in gözünde Beşiktaş’ın sahibi sayılmıyor da İnönü’yü bile dolduramayacak bir kalabalığı oluşturan ‘22 bin kişi’ sayılabiliyor.

Bu ‘gaz verme’ halini iyi biliriz hepimiz. Şarkıcılar vardı eskiden gazinolarda, müşterilere “Beni siz yarattınız” diyen. Bu dil fazlasıyla o dile benziyor . O nedenle o 22 bin kişiden biri olmadığım için şimdi kendimi daha iyi hissediyorum ve o 22 bin kişi için üzülüyorum. İradeleri dışında da olsa, bizim gibi kulübe üye olmayan ama samimiyetle Beşiktaş için iyi şeyler isteyen, bunu her fırsatta dile getiren insanlarla sanki karşı karşıya duruyorlarmış gibi oldu bir anda. Oysa biliyorum ki onların bu bahiste hiçbir dahli yok. O nedenle ‘biz’ şanslı, ‘onlar’ şanssız durumda kaldılar ister istemez.
* * *
Hâlbuki… Beşiktaşlı hırslı değil azimlidir. Kısa vadenin değil, uzun upuzun ve iyi bir yaşam vaadinin insanıdır. Hedefi ne olursa olsun ‘kazanmak’ değildir, öncelikle oynamak ama kazanmak için oynamaktır. Ötekine saygılıdır. Samimidir… Kendidir… Farklıdır… Farkını akılla, merhametle, bilgiyle ortaya koymaya gayret edendir. Bütün bunlar en azından benim, bizim için böyledir, böyle olmalıdır.

İktidar hırsımız olmadığı için hatta iktidarlarla meselemiz olduğu için bizi Beşiktaş’ın gerçek sahibi saymayanlar da Beşiktaşlıdır. O nedenle nasıl “futbol asla sadece futbol değildir”, her Beşiktaşlı da asla sadece Beşiktaşlı değildir. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, ben, Cem Dizdar, kongre üyesi değilim ama hayatta başka bir çok şey olduğum gibi “hakiki bir Beşiktaşlıyım” ve kalbimdeki, aklımdaki, ruhumdaki Beşiktaş’ın gerçek sahibiyim…

Cem Dizdar – Fanatik.com.tr – 21/01/2010

Fıkra kahramanı bir yalaka olarak Ezher Şeyhi

hakan_albayrak_01Fatımilerin kurduğu, Selahaddin Eyyübi’nin Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat çerçevesinde yeniden ürettiği El-Ezher, asırlar boyunca İslami ilimlerin en önemli, en kıymetli, en muteber merkezlerinden biri oldu.

Şimdilerde ise, Amerikancı-İsrailci bir rejimin uyduruk fetva makamı…

Şeyhliği rejim yalakalığından menkul bir âlim müsveddesinin idaresi altında…

Ezher’in başındaki Tantavi kendine “şeyh” diyor, âlimlik taslıyor, ama Mısır halkı için o bir fıkra kahramanı.

* * *

Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, dışişleri bakanıyla futbol maçı yapıyormuş. Tantavi hakem. Dışişleri bakanı şut çekip gol atıyor, durum 1-0 oluyor. Mübarek şut çekip kaleyi ıskalıyor, Tantavi “1-1″ diyor. “Ama nasıl olur?” diye soruyorlar, “Ameller niyetlere göredir” diye cevap veriyor…

Mübarek’le dışişleri bakanı atış müsabakasında. Ağaçlardaki kuşları vuracaklar. Dışişleri bakanı nişan alıyor, tetiği çekiyor, bir kuşu yere indiriyor. Durum 1-0. Mübarek nişan alıyor, tetiği çekiyor, fakat hedefi tutturamıyor; kuş uçup gidiyor. Tantavi: “Sübhanallah! Ölü kuş uçtu.”

Gülüyoruz ediyoruz, ama Tantavi olayı komediden ziyade trajedi.

Ezher’in şeyhlik makamını işgal eden bu zat, Fransız okullarındaki başörtüsü yasağına bile olur fetvası veren bir hain.

* * *

Tantavi’nin son numarası:

Mısır yönetiminin ABD-İsrail adına Gazze sınırında inşa ettiği ihanet duvarına destek fetvası.

Şeyh Yusuf El-Kardavi, Gazze ablukasını derinleştiren duvarın dinen kabul edilemez olduğunu söyledi ya… Tantavi bunun altında kalır mı? El-Ezher İslami Araştırmalar Akademisi’nin 31 Aralık 2009′daki toplantısında, duvar inşaatının gerekli olduğu ve buna karşı çıkanların günaha gireceği (!) yönünde bir bildiri okudu ve bu bildiriyi kimsenin görüşünü almadan Akademi adına yayınladı.

Ne diyelim?

O duvarın altında kalır inşaallah.

Efendisi ve efendisinin efendileri ile beraber…

Hakan Albayrak – halbayrak@yahoo.com – Yeni Şafak – 06/01/2010

Yirminci Yüzyılda Bir Veli

seyhaleviMartin Lings
SUFİ KİTAP YAYINLARI

Bir bilgenin kaleminden bir veli…

Müritlerinin sayısı on binleri bulan ve öğretilerinin gücü İslam’ın Avrupa’da yayılmasında büyük rol oynayan bir Allah dostu, Şeyh Ahmed el-Alavi.

Onun irfanının nuruyla feyizlenerek, maneviyatına önem veren tüm dünya insanlarının istifade ettiği kıymetli eserler kaleme alan büyük bilge, Martin Lings.

Ve bir bilgenin kaleminden şeyhinin mürşidini ve onun rehberlik ettiği kutlu yolu anlatan, Allah dostlarına ve onların dostlarına gönlünü adayanların kaçırmak istemeyecekleri nadide bir eser: Yirminci Yüzyılda bir Veli.

Ödüllü siret kitabıyla Türk okurunun yakından tanıdığı Martin Lings’in Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Enstitüsü’ne sunduğu doktora tezi olan ve daha sonra kendisi tarafından kitaplaştırılan bu eser Türkçeye İngilizce aslından tercüme edildi. Yirminci Yüzyılda Bir Veli’de sadece bir bilgenin kaleminden bir veliyi tanımakla kalmayacak, ruhunuzun tasavvufun ışığında tazelendiğini hissedeceksiniz.

“Böyle manevî bir rehberle karşılaşmak yirminci yüzyılın ortasında bir Ortaçağ azizi yahut Sâmi peygamberlerden biriyle yüz yüze gelmek gibidir. Birkaç ay önce Müstaganem’de vefat eden tasavvuf büyüklerinden Şeyh Ahmed el-Alavî ile karşılaştığımdaki intibam da böyle oldu. Kahverengi cellâbesi ve beyaz sarığı, gümüş rengi sakalı ve sanki ondaki mübarekliğin ağırlığıyla aşağı doğru sarkmış uzun elleriyle, Efendimiz Halil İbrahim’in zamanından kalma saf ve kadim bir havayı etrafa yayıyordu.”
Frithjof Schuon

“Velayeti Ortaçağ sufilerinin altın çağını hatırlatan bir zatın [Şeyh Ahmed el-Alavî] hayatı üzerine bir başyapıt. Belgelere dayalı bu kitapta Dr. Lings pek çok nadir kaynağa başvuruyor… ve önemli bir takım orijinal katkılarda bulunuyor.”
A.J. Arberry

“Batı dillerinde tasavvuf üzerine yapılacak ciddi bir çalışma için olmazsa olmaz bir kitap.”
Seyyid Hüseyin Nasr

“Batılı bir ilim adamı tarafından tasavvuf üzerine yazılmış en mükemmel, en derinlikli ve en cezb edici kitaplardan biri.”
Journal of Near Eastern Studies

“Martin Lings’in yorumlarıyla yaptığı katkılar son derece ehemmiyetli ve genel itibariyle İslam’ın daha derinden anlaşılması için bir anahtar vazifesi görebilir.”
Titus Burckhardt

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=462293&y=10021

‘Su orucu’ yla hem sağlık hem huzur bulun

marikan_03
Çağımız insanının en büyük dertlerinden olan fazla kilolarınızdan ’su orucu’ ile kurtulabilirsiniz. Bu yöntem, yılda en az bir kere 21 gün yapılan bir sağlık kürü. Yurt dışında “Water fast ve water treatment” adıyla açılan su orucu klinikleri henüz ülkemizde yok ama meraklısı gün geçtikçe artıyor.

İnsan kaynakları alanında verdiği seminerle tanınan Münir Arıkan bu isimlerden biri. Alerjik astım, yüksek tansiyon ve böbrek hastası olan Arıkan su orucu sayesinde sağlığına kavuştuğunu söylüyor. Üstelik 25 günde 22 kilo zayıflamış. Arıkan, bu yöntemin faydalarını anlatmak için bir seminer programı bile hazırlamış.

‘İnsan kaynakları’ dünyasının içinde olanlar Münir Arıkan ismini yakından tanır. İletişim ve farkındalık, zaman ve yaşam yönetimi, takımdaşlık, motivasyon ve stres yönetimi gibi birçok alanda şirketlere seminerler verir kendisi. Aynı zamanda Türkiye’nin ilk aile ‘koç’larından biridir. Münir bey, son bir yıldır seminer programına yeni bir alan eklemiş. Konu başlığı, “25 günlük şifa orucu”. Oruç deyince ramazanda yerine getirdiğimiz ibadet akla gelmesin. Bu uygulama bir tür su ile zayıflama ve hastalıklardan kurtulma yöntemi. ‘İnsan kaynakları ile ne alakası olabilir?’ diye düşünebilirsiniz. Pek ilgisi yok gibi görünüyor ancak bu tür eğitimler veren uzmanların yaşamları ve görünümleriyle muhatap oldukları insanlara model olmaları önemli. Münir bey de, “Karşımdaki insanlara iradenize sahip olun derken, göbeğime bakmalarından çok rahatsız oluyordum.” diyerek durumu özetliyor.

Su orucu sadece zayıflamak için uygulanmıyor, hastalıkları da tedavi ediyor. Uzun yıllardır alerjik astım, yüksek tansiyon ve böbrek hastası olan Münir Arıkan, şifayı su orucunda bulunca gönüllü olarak bu orucun faydalarını seminerlerle herkese anlatmaya karar vermiş. Arıkan, “2006 mayıs başında alerjik astımım iyice azmış, her gün iki-üç hap ve geceleri sadece spreyle rahat nefes alabileceğim bir durumda mücadele ediyordum. Üstelik kilom da üç haneli rakamlara ulaşmıştı. Su orucunu üç yıldır uyguluyorum. Bu yıl yaptığım kür geçen hafta bitti. Her saat başı su içerek 25 gün geçirdim. 22 kilo zayıfladım. Sonuçtan çok memnunum. Üç yıl içinde bütün rahatsızlıklarım geçti.” diyor.

Arıkan’ın anlattığına göre yurt dışında birçok su orucu kliniği var. ‘Water fast ve water treatment’ adıyla kurulan klinikler, özellikle Çin, Hindistan, Kanada, ABD, İsveç ve Fransa’da oldukça yaygın. Su orucu aslında farklı din mensupları tarafından yüzyıllardır uygulanan bir arınma şekli. Budist rahiplerden, Hıristiyan keşişlere, Yahudi hahamlardan, Müslüman din adamlarına varıncaya kadar hemen her dinin mensubu hayatları boyunca bu yöntemi uygulamış. Zaten Peygamberimiz de, “Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de havaya ayırın.” dememiş miydi?

Su orucu nedir?

Su orucu yılda en az bir kere, 21 gün (gün sayısı değişebiliyor) yapılan bir sağlık kürü. Ancak ikinci ve üçüncü yıldan itibaren gün sayısı 17 ve 15′e daha sonra ideal kilonuza ulaştığınızda ise sadece 10 gün yaptığınızda gerekli arınmayı sağlayan bir yöntem. Her saat başı su içilmek suretiyle uygulanıyor. Vücudunuzu her türlü kimyasal atıklardan, genetiğiyle oynanmış yiyeceklerin zararlarından, kanserojen etkisi taşıyan ve vücutta blokaj oluşturan zararlı maddelerden arındırıyor. Mutlaka doktor kontrolünde yapılması gerekiyor. Ülkemizde su orucunu bilen ve uygulayan kişi Özbekistanlı Aidin Salih. Ukrayna’nın Lugansk şehrindeki tıp kolejini bitiren Salih, daha sonra Taşkent Devlet Üniversitesi Biyoloji Fakültesi’nden mezun olmuş. Salih’in tıp doktoru unvanı yok ama aldığı eğitim doğrultusunda kendini su orucu alanında geliştirmiş.

Nasıl yapılıyor?

Su orucu saat başlarında su içilerek yapılan bir kür, ancak belli aşamaları var. Nasıl yapılacağı da kişiye göre değişebiliyor. Münir Arıkan, aşağıdaki yöntemi Aidin Salih’in denetiminde uygulamış.

1. gün; sadece pişmemiş ham sebze ve meyve yiyorsunuz. Akşamında 1 kaşık İngiliz tuzunu bir bardak suda eritip içiyorsunuz. Bu, bağırsaklarınızı temizliyor. Su orucunda bağırsak temizliğinin önemi büyük. Çünkü, bağırsak iç çeperindeki zifte benzer birikimler, batın (gövdenin, göğüs ve pelvis bölgeleri arasındaki kısmı) bölgesinde kirlenme, kısmi zehirlenme ve toksit birikintisi oluşumu ile enfeksiyona davetiye çıkartıyor, vücut hararetini artırıyor. Beslenme, bağırsak iç çeperi kanalıyla oluyor. Oradaki kılcal-emici uçlar, yediğimiz besinleri emmese, yediğimiz hiçbir şeyden en ufak bir besin ve kalori değerini vücudumuza alamayız. Bağırsak temizliği ile bunu daha sağlıklı bir yapıya kavuşturuyorsunuz. İngiliz tuzu, müshil etkisi yaparak bağırsakları temizliyor. Eczanelerde satılan lavman seti ile de bağırsak temizliği yapılabiliyor.

2. gün sabah 2 limonu sıkıyorsunuz. 1 litre suya 2-3 kaşık kaliteli bal karıştırıyorsunuz. 2. günden itibaren her sabah kalkar kalkmaz yarım çay bardağı bu limonatadan içiyorsunuz. 1 saat sonra her saat başı bir bardak su içiyorsunuz. Günlük 2-3 litre su içiliyor.

Her 4. günde; lavman seti ile veya İngiliz tuzu ile bağırsak temizliği yapıyorsunuz.

Sadece oruç tutmak yeterli değil elbette, sabah ve akşam 2 km yürümek gerekiyor.

Şifa orucu süresinde hızlı kilo verildiği için vücut metabolizma hızı yavaşlıyor. Yaklaşık olarak metabolizma hızı 1/3′e düşüyor. Yani su orucundan önce metabolizmanız günde 2 bin 400 kalori yakabiliyorken diyetten çıkarken bu rakam 700′lere iniyor. Bu sebeple, oruç esnasında ve sonrasında muhakkak surette, metabolizma hızını artıracak etkin spor faaliyetleri, ona uygun ve kesinlikle taviz vermeden uygulanan bir beslenme düzeni ve ilave metabolizma hızı artırıcı destekler -eczane veya diyetisyenlerden alınabilir- almak gerekiyor. Bunu yapmazsanız, verdiğiniz kiloları yeniden alıyorsunuz. En azından günlük spor ve yürüyüş bile yeterli oluyor ama sürekli yapılması ve bırakılmaması kaydıyla.

Su orucunun tek sakıncası var; eğer beyin olarak tam hazır değilseniz sıkıntılı bir süreç yaşayabilirsiniz. Dolayısıyla iyice ikna olmadan ve tam inanmadan yapılmaması lazım. İlk 3 gün ufak-tefek baş ve ayak ağrısı olabiliyor. Bu durumda zeytinyağı ile vücut masajı yaptırabilirsiniz.

s.ozarslan@zaman.com.tr – Zaman Gazetesi – 03/07/2009

***

Münir Arıkan’ın su orucu sonrasında yaşadığı deneyimler


Alerjik astımdan kurtuldum. Kullandığım ilaçlara veda ettim. Her gün 2-3 ilaç ve geceleri sprey artık yok.

12 yıldır dokunamadığım böbrek ameliyat yerim iyileşti ve yumruk bile atılsa acımıyor. Bu bölgede oluşan fıtık sorunum da geçti.

Sinüzitim ve baş ağrılarım geçti.

Yürüyüş ve koşu performansım yüzde 25 arttı.

Yüzme ve nefes performansım yüzde 50 arttı.

Midem küçüldü. Su orucu reflüsü olanlara çok iyi geliyor.

Kanım sulandı ve temizlendi. Oruç sonrasında test yaptırdım. Tek böbreğim olduğu için, kandaki toksin miktarı fazla çıkıyor ve kan zaman zaman zehirleniyordu.

Derimin gözenekleri açıldı, toksinlerden arındı.

Kendimi daha dingin ve canlı hissediyorum.

14-18 gibi seyreden tansiyonum, şifa orucu sayesinde 7-11 gibi mükemmel bir değere geldi.

Su orucu sonrasında sağlık durumumu 25 günde 2 chek-up ile kontrol ettirdim. Bütün sonuçlar çok iyi çıktı. Şifa orucu sonrasında yapılan tıbbi tahlil ve kontroller, yaptığımız işin ne derece önemli ve gerekli olduğunu ispat ediyor. Ayrıca ‘kaslar erir, kalbin tekler’ gibi sözler de doğru değil. Çünkü EKG vb. kalp testleri mükemmel çıkıyor. Vücudun 8 ayrı bölgesi için yapılan kas testleri de mükemmel çıktı. Çünkü kalpten ve kaslardan değil, göbekten kilo veriyorsunuz. Günlük bel çevresini ölçerek ve tartılarak her gün 1 kilo verdiğinizi ve göbek bölgesinden inceldiğinizi kendiniz de görebileceksiniz.

s.ozarslan@zaman.com.tr – Zaman Gazetesi – 03/07/2009

Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek

osmanli-gelenekNorman Itzkowitz
ŞULE YAYINLARI

Başşehri bir Roma İmparatoru tarafından kurulmuş ve imparatorluk toprakları Avrupa’nın geniş bir kısmını içine alan Batılı olmayan bir halkın toplum yapısının, siyasi kurumlarının ve düşüncelerinin mükemmel bir çözümlemesi bu.

Önemli bir not olarak kitabın İsmet ÖZEL tarafından tercüme edilmiş olduğunu belirteyim.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=8506

Peygamberimizin Kur’an’ı Tefsiri (2 Cilt)

kuranı_tefsiriProf. Dr. Suat Yıldırım
YENİ AKADEMİ YAYINLARI

Kur’ân’ın en önemli müfessirinin Hz. Peygamber olduğu bilinir ve usûl kitaplarının ekserisi tarafından, birkaç cümle ile ifade edilir. İki kısımdan oluşan eserimizin Sünnet’in Kitabı tefsirinin nazarî kısmını ele alan bu ilk kısımdan sonraki bölümde, sûre ve sûre içindeki sırasına göre âyetler yerleştirilmiş, mealleri verilmiş ve âyetleri açıklayıcı mahiyette olan hadisler takdim edilmiştir. Paris, S.Arabistan ve Malezya’da çeşitli üniversitelerde araştırma ve incelemeler yapıp eğitimler veren Prof. Dr. Suat Yıldırım’ın doktora tezi olarak tamamladığı bu çalışma kitap haline getirilirken her kesimden insanın okuyabileceği bir dilde kaleme alınmıştır.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=435204

Petrol Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü

petrol_dyDaniel Yergin
TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI


Bu kitap Petrol adını taşımasına karşın aslında yüzyılımızın tarihidir. Çünkü petrolün modern anlamdaki tarihi gelişmesi 19. yüzyılın ikinci yarısından başlamasına karşın, yüzyılımızı büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun nedeni petrolün dünyadaki temel politikaları belirler hale gelmesi ve günlük yaşamımızı kökünden değiştirmesidir. Petrolün etrafında kümelenen güç ve zenginlik savaşını epik bir anlatımla ve kronolojik olarak veren bu kitap, Japonların Pearl Harbour baskınından, Hitler’in Rusya’yı istilasına, Süveyş krizinden Yom Kippur savaşına kadar dünyamızı etkileyen olaylarda petrolün nasıl kritik rol oynadığını göstermektedir. Yergin, çalışmasında tüm bunları sergilerken hem ekonomi ve teknolojinin genel yönlerine hem de işadamları ve politikacıların strateji ve entrikalarına değiniyor. Bu hikayenin oyuncuları arasında kimler yok ki? Petrol dünyasının en zengin ve en nüfuzlu kişisi D.Rockefeller, Henri Deterding, Calousto Gülbenkyan, J. Paul Getty, Armand Hammer ve daha pek çoğu oyundaki yerlerini alıyorlar. İsimler bu kadarla kalmıyor elbette; Winston Churchill, Adolf Hitler, Joseph Stalin, İbni Suud, Muhammed Musaddık, Dwight Eisenhower, Henry Kissinger, petrolcülükten başkanlığa giden öyküsüyle George Bush ve tabii Saddam Hüseyin de birer birer karşımıza çıkıyor.

Bu ilginç ve önemli hikayeyi Daniel Yergin’den daha iyi kim anlatabilirdi ki?

Dünya petrol endüstrisinin önde gelen otoritelerinden biri olmasının yanı sıra Newsweek dergisinin tanımıyla “yazılarıyla geçmişi yaşama geçiren ender tarihçilerden biri olarak” Daniel Yergin, ufkumuzu açıyor, dünyayı daha iyi kavramamızı sağlıyor.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=72957&sa=50487402

Petrol Para İktidar

petrol_paraAnglo – Amerikan Politikası ve Yeni Dünya Düzeni

F. William Engdahl
ALFA YAYINLARI

Türkiye ve Ortadoğu topraklarındaki enerji koridorlarının tarihsel arka planında ne var?

İran’dan İtalya’ya, Pakistan’dan Latin Amerika ve Asya ülkelerine 20. yüzyılda petrolü ulusallaştırma yanlısı hükümetlerin, devlet adamlarının başlarına neler geldi?

IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktı? Ucuz ve sınırsız petrol arzına dayanan Amerikan ekonomisi aslında nasıl çevriliyor?

Petrol Para İktidar, tutanaklar, raporlar, tanıklar ve tarihi belgeler ışığında uluslararası petrol endüstrisinin karanlık dünyasını ve dünya siyasetindeki rolünü gözler önüne seriyor. Enerji politikaları konusunda dünyanın en yetkin isimlerinden ekonomist gazeteci William Engdahl, okuyucuyu petrol lobisinin küresel hâkimiyetinin tarihi ile baş başa bırakıyor.

f_w_engdahlBu kitapta, 1. Dünya Savaşı’ndan günümüze petrolün uluslararası çatışmalardaki kilit rolünü, 1970 petrol krizinin perde arkasını, soğuk savaş sonrasında Amerikan hâkimiyet stratejilerini, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünde, Yugoslavya’nın parçalanmasında petrol lobilerinin, güçlü finans çevrelerinin rolünü ve Asya Kaplanları’nın nasıl kediye dönüştürüldüğünün hikâyesini bulacaksınız.

Petrol Para İktidar, medya kanalı ile tanıdığınız birçok Anglo-Amerikan politikacı ve bürokrat figürün hayatlarından çok ilginç ayrıntı ve bağlantılara; 1980′lerde liberalizmi, serbest pazar ekonomisine dayalı yeni dünya düzenini kabul etmek istemeyen ülkelerin nasıl tehdit ve zorlamalarla karşılaştıklarına yer veriyor.

Basit bir fosil yakıtın, milyonlarca insanın ölümüne, tamiri imkânsız yıkımlara yol açan bir silaha dönüştürülmesinin; Londra ve New York finans çevrelerinin petrol parası ile döndürdükleri siyasi tezgâhlarının; devasa kârlar düşme eğilimine girince, sorunlara kapitalizm dışında çözüm aranmaya başlandığında, “çatlak sesler” yükseldiğinde güçlü, uluslararası sermaye gruplarının hangi senaryolarla harekete geçtiğine dair çok iyi hazırlanmış bir tarih çalışması Petrol Para İktidar.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=437224&sa=50487627

‘GDO’lu ürün fareden tavuk kargadan inek

gungor_urasABD’de bazı şirketler var. Bu şirketlerde dünyanın en cin uzmanları çalışıyor. Bu uzmanların “cinliği” canlının hücre yapısıyla oynayarak “pireyi deve yapmak”. Örneğin, tavuk yumurtadan çıkar. İnek doğum yaparak ürer. Onlar farelerin hücre yapısıyla oynuyor, fareden tavuk yapıyor. Kargaların hücre yapısıyla oynuyor, kargalar inek oluyor.
İnsanlar tavuk yerine fare, inek eti yerine karga eti yiyor.
İyi de bunları yapan şirketlerin, bunları yapmaktan yararı ne? Yararı: Para… Çünkü insanlar buna alışırsa, bundan sonra tavuk yumurtadan çıkmıyor. İnekler doğum yapmıyor. Tabiatın doğal üretim sistemi çöküyor. Tavuk yetiştirecekler her seferinde o şirketin fareden üretilmiş civcivini, inek yetiştirecekler kargadan üretilmiş buzağıyı satın almak zorunda oluyor.
Canlıların hücre yapısıyla oynanması ve doğal yapının değiştirilmesi sonunda elde edilen ürünlere “genetiği değiştirilmiş organizmalar“ (Kısaca: GDO) deniliyor.

Sağlık ve doğa tehlike altında
Şimdilerde mısır, soya ve pamuk üretiminde giderek daha fazla GDO esaslı tohum kullanılıyor. GDO esaslı tohum kullandığımızda iki sorun var: (1) Bu tohumla tarım yapılırsa, tarladan 5-10 km çevreye yayılan polenler o alandaki her türlü bitkiyi zehirliyor. Kısırlaştırıyor. (2) Bu tohumlarla üretilen mısır ve soya ve de pamuğun yağı değişik gıda ürünlerinde ve de özellikle çocuk mamalarında kullanıldığında, insan vücudunun dengesini bozuyor. İnsanı bir anlamda zehirliyor.
İşte bu nedenle, dünyada her ülke GDO’lar konusunda “halkını koruyucu” önlem alıyor.
(1) Genel önlem: Halkı GDO’lu ürünler konusunda uyarmak oluyor. Satılan gıda maddelerinin üzerinde GDO içerip içermediğinin yazılması zorunluluğu konuluyor. Bunun için devlet GDO’lu ürünleri sıkı denetim altına alıyor.
(2) Özel önlem: Bazı ülkeler GDO’lu ürünlerin kullanımını, ülkeye girişini sınırlıyor. Özellikle Avrupa ülkeleri bu konuda çok duyarlı.
Bizim hükümetimiz bugüne kadar GDO konusuna ilgisiz kaldı. Bilindiği gibi, biz yurtdışından (1) Hem tohum olarak (2) Hem de yetişmiş şekilde mısır ve soya ithal ediyoruz. Bugüne kadar ithal ettiğimiz tohumlar, bugüne kadar ithal ettiğimiz mısır ve soya ürünleri GDO’lu mu, değil mi bilemiyoruz.

Hükümet kapıyı açtı
GDO‘lu tohum ve ürün konusunda bir kanunla düzenleme yapılması beklenirken, bir yönetmelikle hükümetimiz GDO‘ya ülkenin kapılarını açtı.
Yayımlanan yönetmeliğe göre, GDO’lu ürünler (örneğin GDO’lu mısır,soya,pamuk yağı ve bunlar ile üretilen gıda maddeleri)bundan böyle ülkeye girebilecek.Satılabilecek. Şimdilik GDO’lu tohum ithalatı ve GDO’lu tohumdan üretim yok ama…İleride “dışarıdan alıyoruz,neden biz üretmeyelim” diyerek o da başlayacak.
Yayımlanan yönetmeliğe göre, (1) Bir ürünün içinde binde 9’a kadar GDO’lu madde varsa, bunun etikete yazılmasına gerek yok. Halkımız bilmeden GDO’lu ürürünü afiyetle yiyebilir.

Yönetmelik satıcıyı destekliyor
(2) GDO’lu ürüne karşı olan bir üretici halk sağlığına önem verir ve de ürününün üzerine GDO’suz üründür diye yazmak isterse yazamaz. Çünkü bunu yazarsa halk hangi ürün GDO’lu hangisi değil diyerek sağlığına dikkat eder. GDO’lu ürünler satılamaz.
Açık anlatımıyla, yönetmelik halk sağlığını korumayı değil, yabancı GDO’lu ürün satıcılarını desteklemeyi hedef alıyor.
Bu olağandır. GDO’lu tohum üreten az sayıdaki şirket, bu kazançlı işi büyütebilmek için dünyanın her yanında büyük harcamalar yapıyor. Adam tavlıyor. Medyaya yansıyan haberlere göre, bizim ülkemizden de çok sayıda politikacı ABD’ye davet edilerek “beyin temizliğine tabi tutuldu”. Böylece “alelacele” yönetmelik çıktı.
Ne yazık ki GDO’lu ürünler halkımızın sağlığını, Türkiye’nin doğasını nasıl bozacak bunu tartışan yok.

Güngör Uras – guras@milliyet.com.tr –  Milliyet – 03/11/2009